En uyduruk,5.sınıf korku ve gerilim filmlerinde bile kafayı takıp,bilinç altına yerleştirecek sürüyle malzeme bulan ben,uzun zamandır kanla yoğrulmuş,her nevi et parçasının gözüme sokulduğu(afişlerinden itibaren) filmlerden uzak duruyorum.Artan yaşıma rağmen germe konusunda bana mısın demeyen bu rezil sahnelerin özneleri ise piranalardan,dev deniz canavarlarına,içine kötü ruh giren makinelerden,Batman'in Penguen'ine,uzaylılardan,King Kong'a bile varabilecek geniş bir yelpazeye yayılmış durumda.Bu tür sahnelerin üzerimdeki etkisi mide bulandırıcı yönüyle,hem psikolojik hem de fizyolojik olduğu için,'en geren sahne' sıralamam da küçük bir ayrım yapacağım.
İlk bölümde genel amacı izleyiciye 'korkacaksın' garantisi vermek olup ,gişe başarısını artırmak için de her türlü aracı meşru sayan;tematik bir yoğunluktan çok yüzeysel,iğrenç sahnelere sahip filmler arasından,çocukluğumun kurbanı olduğum 2 film birinciliği paylaşıyor.Bunlardan ilki 9 yaşında,tabi ki gece yarısı izlemiş olduğum çok kötü bir Steven King uyarlaması olan The Mangler(Mengene).Steven King'in kitaplarını dahi belli bir saatten sonra okuyamayan yine ben,çocukluğumun ilk büyük bilinçaltı yarasını bu filmle almışımdır.Kötü ruhun içine girdiği koskocaman,yürüyebilen mengenenin pençeye benzeyen aparatının,sert bir darbeyle erkek oyuncunun üst gövdesini alt gövdesinden ayırdığı sahne sonrası şokla koşarak tvyi kapamıştım.Bundan akıllanmayıp kısa bir süre sonra yine bir King uyarlaması olan 'O' yu izlemiş,lavabodan fışkıran kan sahnesi sonrası körpe beynime mengenenin yanında bir de palyaço korkusu eklenmiştir.Lise çağımın büyük darbesi ise mutlu bir bayram akşamında izle(yeme)miş olduğum Ghost Ship(Hayalet Gemi)'ten gelmiştir.Daha filmin ilk dakikalarında hızla çekilen elektrik yüklü kablo ile güvertedeki onlarca yolcunun(kısa boyluların kafalarından,uzun boyluların bel ve göğüs gibi yerlerinden) ikiye ayrıldığı sahne, birinciliği paylaşan ikinci film olmuştur.Yoğun bir mide bulantısının eşlik ettiği post-iğrenç sahne süreci küçük bir kanıya varmamda yardımcı oldu.Her iki filmin bir sahnesinin de özelliği olan insanların bir yerlerinden ikiye ya da daha fazla parçaya ayrılmaları,büyümüş halimde dahi kalıcı bir etkiye sahip oluyor.Bu yararlı bilgiyi de paylaştıktan sonra ikinci kategoriye de geçmeden bu kanıya bir sahne daha eklemek istiyorum.Paragrafın başında belirttiğim hiçbir sıfatı taşımayan,tamamen bir Amerikan bağımsızı Paranoid Park'tan bahsediyorum.En umulmadık bir anda karşıma çıkan,hızla geçen bir tren tarafından ikiye ayrılıp,ölmeyip bir de yardım isteyen adamın yer aldığı sahne sonrası daha çocuksu bir tepki verip çığlıklar atmıştım.Ummadığın taş da baş yarar diyerekten ikinci kategoriye geçmek istiyorum.
Aslında ‘en geren sahne’ lafını diyince aklıma gelen ilk şey Funny Games ya da Haneke arşivinden herhangi bir film olmuştu.Olabildiğince minimal yöntemlerle,kan ve benzeri araçları çok sınırlı kullanarak,çoğu zaman odak noktası olan cinayet ya da şiddet sahnesini ima yoluyla izleyiciye göstermesine rağmen tüm film boyunca gerilim havasını izleyicinin üstünden attırmayan yapımların sahibi Haneke,eğlendirmek için değil rahatsız etmek için bu yolu kullanıyor.Tüm filmleri için de spesifik bir sahne söylemek zor.Filmlerinin genel olarak baştan sona böyle bir hava taşıdığı için başka bir yönetmenden,başka bir örnek vereceğim.
Lars Von Trier’in Dancer in the Dark(Karanlıkta Dans)’ı.Filmin ilk yarısına doğru Björk’ün inanılmaz bir ustalıkla canlandırdığı Salma karakteri ile yakın komşusu Bill arasındaki tartışma sahnesi desem filmi izleyenlerin kafasında o sahne çoktan canlanmıştır herhalde.Çok acımasız bir iftira karşısında kalan Salma ile iftira-suç ilişkisini algılamaya çalıştığım sırada beklenmedik bir atmosfere giren film,bana nefes almayı unutturan nadir yapımlardan birisi olmuştur.Bu sahnenin devamında ise,Salma’nın Bill’i çelik bir kutu ile kafasına vura vura öldürmeye çalışması,ve bu sahnenin bir türlü bitmek bilmemesi zaten şoka girmiş olan beni,oturduğum yere zımbalamış,psikolojik olarak gerim gerim gerilen beni ağlama komasına sokmuştur.
9 Kasım 2008 Pazar
6 Ekim 2008 Pazartesi
BROKEN ENGLISH(AŞKIN İNGİLİZCESİ)
Romantik komedi türü altında sayabileceğimiz filmlerin mutlu son ile bitmesi bilindik bir durum. Ayrılık ya da ölümle sonlananlar ise daha çok romantik dram çizgisinde kabul edilir. Eğlenceli bir sinema diliyle çekilmiş ‘Broken English’- pazara yönelik şahane çevirisiyle ‘Aşkın İngilizcesi’-,özellikle yalnız bayanlar tarafından yalnız başına izlenildiğinde pek romantik komedi olarak kabul görmese de, başı ve sonu itibariyle klasik yapımlardan sıyrılamayarak içinden umut fışkıran bir ABD bağımsız! romantik komedi tanımlamasına uygun düşüyor.
‘Broken English’ pek parlak olmayan sinema oyunculuğu kariyerine kamera arkasında devam eden Zoe R. Cassavetes’in, erkeklerde bir türlü aradığını bulamayan,30’lu yaşlarda mutsuz Nora’nın aşk ve sosyal yaşamını konu edinen ilk uzun metraj filmi. Nora’nın izleyenlerin gözüne ABD’nin ünlü ‘Sex and the City’ dizisinden fırlamış yeni bir karakteri gibi görünmesi büyük olasılık. Yalnız burada kahramanımız parlak bir kariyere sahip, en büyük amacı zengin, yakışıklı mükemmel koca profili olan hırslı bir bayandan biraz farklı. Küçük bir otelde oldukça sıkıcı bir işe sahip, çevresindeki yaşıtlarının mutlu beraberlikleri içinde sıkışıp kalan, korkaklığının, utangaçlığının ve sevgilisi olan erkeklerin kurbanı, sade bir bayan. Ancak ne Nora’nın karakter ve sosyal hayat profili ne de giydiği o vintage-indie karışımı kıyafetler(-NYC’nin üst katlarda yaşayan kariyer sahibi şehir kadınından oldukça farklı bir imaj çizen-)filmi orijinal, bağımsız bir romantik film kılmaya yetmiyor. Senaryosu da kendisi yazmış olan yönetmen, erkeklerle kalıcı ilişki kuramayan, hayatının aşkını bekleyen kurban Nora rolünü, Hollywood romantik komedi klişelerini ,‘bağımsız’ imajıyla bir güzel paketleyerek dramatize etmeye çalışmış. Yine de bayanlar tarafından (hele de Nora ile benzer bir kaderi paylaşan izleyiciler tarafından) izlenildiğinde, bu masum kadınsal hormonlar filmi şüphesiz daha iyi bir seviyeye çıkarıyor.
Klişeler demişken; yakın arkadaşların teker teker evlenirken sizin böylesi bir ilişkiye girememeniz, evde kalmış kız-kızının evlenmesini isteyen anne muhabbetleri, kadının genelde 3 örnekte gösterilen mutsuz-umutsuz aşk vakaları, hayatının aşkı ile oldukça tesadüfî (hani kadere bak ya! dedirtecek cinsten) şekilde karşılaşma sahnesi, aşkınızın sizin korkaklığınız yüzünden bitmesi ya da bitecek noktaya gelmesi, falcı kadının kehanetlerde bulunması, yıllardır çalışılan monoton işten çıkıp kendini keşfetmeye yabancı diyarlara gitmek ve günümüzün modern mekanı metroda aşk… Ortalama romantik komedi filmlerinin vazgeçilmezleri sulandırılarak ve bağımsız film renkleriyle boyanarak izleyicinin gözü de boyanmaya çalışılmış.Parker Posey’nin, sorunlu hafif depresif Nora karakterini canlandırmadaki başarısı, yönetmen ve senaryonun yakalayamadığı başarı ile çelişse de; filmin büyük kurtarıcısı yine Posey oluyor. Melvil Poupaud,Julian karakterinde, kendisine fazla güvenen Fransız karizması ve bozuk ingilizcesi ile Norayı etkilediği kadar seyirciyi etkileyemiyor. Paris ise nerdeyse bütün klişeleriyle tekrar tekrar kullanılmış. Tutkulu, ilgili Fransız erkekleri, kâğıt torbalı pahalı mağazalar, sanat müzeleri, pahalı otellerin pahalı barları, fonda çalan Fransız ezgileri ve tabi Eiffel Kulesi bir ara kendinizi Fransa’yı tanıtan bir belgesel izliyor moduna bile sokabilir.
Yeterince bağımsızlaşamayıp, yakasını klişelerden kurtaramamış, beklentilerinizle ters orantıda keyif alabileceğiniz bir film olan ‘Broken English’ büyük umutlarla izlenmemesi gereken bir yapım. Dışardan bakıldığında festivaller için biçilmiş kaftan gibi dursa da bünyesinde ne sağlam bir senaryo ne de yönetmenlik barındıran filmin düşen maskesini Nora’nın başarılı bahtsız, melankolik rolü ve indie kıyafetleri kurtarmaya çalışıyor.Paris belgeseli izlemeyenler için de iyi bir alternatif yaratabilir!
DEN BRYSOMME MANNEN(SORUN YARATAN ADAM)

DEN BRYSOMME MANNEN(SORUN YARATAN ADAM)
Güzel bir eş, iyi bir iş, büyük bir ev, modernleşmenin insanoğluna hediye ettiği; mutluluğun kapılarını açacak 3 önemli anahtar. Nice insanın ölmeden önce elde edilmesi gerektiğine inandığı 3 altın kural da denilebilir. Hatta bunların sayısı ne kadar artarsa, insan mutluluğunun da o kadar çoğalacağına inanılır. İyi bir maaş, son moda ev dekorasyonları, düzenli bir seks hayatı, tüm vaktinizin size ait olduğu çocuksuz bir yaşam, vs vs... Kulağa hoş gelmediğini de söylemek pek inandırıcı olmaz. Kim böyle bir hayata sahip olmak istemez ki?
'Mutluluk' konusu yüzyıllar boyu insan zihnini meşgul etmiş, nice filozoflar üzerine nice teoriler üretmişlerdir; lakin mutluluk üzerine yapılan bu beyin fırtınası 20.yy’a kadar 'iş-eş-kariyer-para odaklı mutluluk' gibi bir sistem üzerine oturtulmamıştı. 'Daima ileri, daima şık, daima başarılı eşittir mutluluk' gibi bir formülasyon üreten modernleşme taraftarlarının, özellikle son 50 yılda dünya toplumu üzerinde kurdukları dolaylı hegemonya'ya yok demek absürd kaçar. Refah konusunda dünya sıralamasında oldukça iyi yerlere sahip Baltık ülkelerinin de 'İyi yaşa, mutlu ol' yazılı bayrağı göğsünü gere gere taşıdıkları da su götürmez bir gerçek. Burada da yönetmen Jens Lien, orta yaş ağırlıklı, gelir uçurumunun az olduğu, çoğunlukla mutlu bir nüfusu, objektifine yerleştirmiş; ortada mutsuz olunmayacak bir durum varken 'Sorun Yaratan(bir)Adam'ın sorunları üzerine yoğunlaşmış.

40 yaşındaki Andreas nerden ve nasıl geldiğini hatırlamadığı sahte bir cennet-şehir'e gönderilir. Ayağının tozuyla iyi bir iş ve iyi bir eşe layık görülen bu adam büyük ve güzel bir eve de sahip olunca mutlu insanların hayatına adapte olmaya, böylesi bir yaşama ayak uydurmaya çalışır. Lakin bu çabası yeterli olmayacak yaşa(ma)dığı hayatta ve çevresindeki insanlarda samimi, gerçek ya da doğru olmayan şeyler hisseder. Kendisine sürekli gülücükler içinde neredeyse 'Merhaba'dan başka bir şey söylemeyen, öğle yemeğinde birbirleri arasına koydukları tasarım dergisi üzerinden sohbet etmeye çalışan, arkadaşlarının his veya davranışlarına kayıtsız kalan iş arkadaşları, Andreas’ın ilgisini aksi yönde çeken ilk belirtilerdir toplumun hastalığına dair. En kişisel hislerin(seks, aşk ya da öpüşmek) bile ezberlenmiş senaryolar üzerinden şık takım elbiseler ile oynandığı bu trajikomik hikâyede, Andreas kaçacak yer bulamaz. Rastlantı sonucu tanıştığı bir adamı takip ederek; onu geçmişe, eski tatlara, çocuklara, gerçek yaşama ve samimi duygulara geri götürebilecek bir delik keşfeder. Modernleşmenin büyük vaatlerinin gerçekleşmediğini gören Andreas için tek kaçış yolu, bu deliğin ve güzel kokuların kaynağını bulmak olur. Çoğunlukla mutlu insanların yaşadığı bu evrende mutlu olmak istemeyen, sorun yaratan insanların cezası ise oldukça acımasız olacaktır.
'İyi senaryo+İyi yönetmenlik+İyi oyunculuk=Çok iyi bir film' diye başka bir formülasyon yapmak gerekirse 'Sorun Yaratan Adam' bu sıfatı fazlası ile hak ediyor. Norveçli yönetmen Jens Lien'in ikinci uzun metraj çalışması olmasına rağmen ilk yıllarının acemiliğine rastlanmıyor. Modernleşme ve beraberinde toplumda yarattığı yabancılaşma, bencilleşme, kayıtsızlık ve materyal temelli mutluluk arayışına yöneltilen sert eleştiriler, dolaylı ya da ince espriler yoluyla değil; oldukça absürd, çarpıcı ve direk bir anlatım diliyle gerçekleştirilmiş.
İlerleme, gelişme ve teknoloji adına ‘gelenek’ denilen kültürün üzerinden hızla geçilerek gerilerde bırakıldığı modern çağda Andreas’nın buruk hikâyesi pek de yabancısı olmadığımız bir durum. Milyonlarca insan arasında kendini yalnız hisseden, içinde bulunduğu yapıya dışardan bakıp kafasını kaşıyan, sahte kent yaşamını terk edip vahşi doğaya dönmek isteyen insanlar yok değil. Fazla düşünmeden ve sorgulamadan yığınlar içerisinde mutlu yaşamak da diğer alternatif. Andreas ilk seçeneği tercih ediyor, lakin ait olduğuna inanılan, yapışık kaldığı bu toplum istese de peşini bırakmıyor, gitmesine izin vermiyor. Ceza olarak ise istemediği o toplumu mumla arattıracak yeni bir diyara gönderiliyor. Ortaya her ne kadar karamsar, umutsuz bir tablo çizse de filmin asıl gücü buradan kaynaklanıyor. Hedefe çok az kala gerçek mutluluktan edilen bir adamın durumu, hayatın gerçekliğine denk geliyor.
Ne kadar gitmek, terk etmek istesek de gidememek, eleştirirken zamanla sistem tarafından absorbe edilerek eleştirilen tarafına geçmek çoğu insanın akıbeti oluyor. Mutluluğu doğru yerlerde aramak da böylesi bir akıbetin nedeni…
—Mutlu olman bizim için önemli!
-…?
—Yeni bir bilgisayar ya da sandalye istersen söyle…
Güzel bir eş, iyi bir iş, büyük bir ev, modernleşmenin insanoğluna hediye ettiği; mutluluğun kapılarını açacak 3 önemli anahtar. Nice insanın ölmeden önce elde edilmesi gerektiğine inandığı 3 altın kural da denilebilir. Hatta bunların sayısı ne kadar artarsa, insan mutluluğunun da o kadar çoğalacağına inanılır. İyi bir maaş, son moda ev dekorasyonları, düzenli bir seks hayatı, tüm vaktinizin size ait olduğu çocuksuz bir yaşam, vs vs... Kulağa hoş gelmediğini de söylemek pek inandırıcı olmaz. Kim böyle bir hayata sahip olmak istemez ki?
'Mutluluk' konusu yüzyıllar boyu insan zihnini meşgul etmiş, nice filozoflar üzerine nice teoriler üretmişlerdir; lakin mutluluk üzerine yapılan bu beyin fırtınası 20.yy’a kadar 'iş-eş-kariyer-para odaklı mutluluk' gibi bir sistem üzerine oturtulmamıştı. 'Daima ileri, daima şık, daima başarılı eşittir mutluluk' gibi bir formülasyon üreten modernleşme taraftarlarının, özellikle son 50 yılda dünya toplumu üzerinde kurdukları dolaylı hegemonya'ya yok demek absürd kaçar. Refah konusunda dünya sıralamasında oldukça iyi yerlere sahip Baltık ülkelerinin de 'İyi yaşa, mutlu ol' yazılı bayrağı göğsünü gere gere taşıdıkları da su götürmez bir gerçek. Burada da yönetmen Jens Lien, orta yaş ağırlıklı, gelir uçurumunun az olduğu, çoğunlukla mutlu bir nüfusu, objektifine yerleştirmiş; ortada mutsuz olunmayacak bir durum varken 'Sorun Yaratan(bir)Adam'ın sorunları üzerine yoğunlaşmış.

40 yaşındaki Andreas nerden ve nasıl geldiğini hatırlamadığı sahte bir cennet-şehir'e gönderilir. Ayağının tozuyla iyi bir iş ve iyi bir eşe layık görülen bu adam büyük ve güzel bir eve de sahip olunca mutlu insanların hayatına adapte olmaya, böylesi bir yaşama ayak uydurmaya çalışır. Lakin bu çabası yeterli olmayacak yaşa(ma)dığı hayatta ve çevresindeki insanlarda samimi, gerçek ya da doğru olmayan şeyler hisseder. Kendisine sürekli gülücükler içinde neredeyse 'Merhaba'dan başka bir şey söylemeyen, öğle yemeğinde birbirleri arasına koydukları tasarım dergisi üzerinden sohbet etmeye çalışan, arkadaşlarının his veya davranışlarına kayıtsız kalan iş arkadaşları, Andreas’ın ilgisini aksi yönde çeken ilk belirtilerdir toplumun hastalığına dair. En kişisel hislerin(seks, aşk ya da öpüşmek) bile ezberlenmiş senaryolar üzerinden şık takım elbiseler ile oynandığı bu trajikomik hikâyede, Andreas kaçacak yer bulamaz. Rastlantı sonucu tanıştığı bir adamı takip ederek; onu geçmişe, eski tatlara, çocuklara, gerçek yaşama ve samimi duygulara geri götürebilecek bir delik keşfeder. Modernleşmenin büyük vaatlerinin gerçekleşmediğini gören Andreas için tek kaçış yolu, bu deliğin ve güzel kokuların kaynağını bulmak olur. Çoğunlukla mutlu insanların yaşadığı bu evrende mutlu olmak istemeyen, sorun yaratan insanların cezası ise oldukça acımasız olacaktır.
'İyi senaryo+İyi yönetmenlik+İyi oyunculuk=Çok iyi bir film' diye başka bir formülasyon yapmak gerekirse 'Sorun Yaratan Adam' bu sıfatı fazlası ile hak ediyor. Norveçli yönetmen Jens Lien'in ikinci uzun metraj çalışması olmasına rağmen ilk yıllarının acemiliğine rastlanmıyor. Modernleşme ve beraberinde toplumda yarattığı yabancılaşma, bencilleşme, kayıtsızlık ve materyal temelli mutluluk arayışına yöneltilen sert eleştiriler, dolaylı ya da ince espriler yoluyla değil; oldukça absürd, çarpıcı ve direk bir anlatım diliyle gerçekleştirilmiş.
İlerleme, gelişme ve teknoloji adına ‘gelenek’ denilen kültürün üzerinden hızla geçilerek gerilerde bırakıldığı modern çağda Andreas’nın buruk hikâyesi pek de yabancısı olmadığımız bir durum. Milyonlarca insan arasında kendini yalnız hisseden, içinde bulunduğu yapıya dışardan bakıp kafasını kaşıyan, sahte kent yaşamını terk edip vahşi doğaya dönmek isteyen insanlar yok değil. Fazla düşünmeden ve sorgulamadan yığınlar içerisinde mutlu yaşamak da diğer alternatif. Andreas ilk seçeneği tercih ediyor, lakin ait olduğuna inanılan, yapışık kaldığı bu toplum istese de peşini bırakmıyor, gitmesine izin vermiyor. Ceza olarak ise istemediği o toplumu mumla arattıracak yeni bir diyara gönderiliyor. Ortaya her ne kadar karamsar, umutsuz bir tablo çizse de filmin asıl gücü buradan kaynaklanıyor. Hedefe çok az kala gerçek mutluluktan edilen bir adamın durumu, hayatın gerçekliğine denk geliyor.
Ne kadar gitmek, terk etmek istesek de gidememek, eleştirirken zamanla sistem tarafından absorbe edilerek eleştirilen tarafına geçmek çoğu insanın akıbeti oluyor. Mutluluğu doğru yerlerde aramak da böylesi bir akıbetin nedeni…
—Mutlu olman bizim için önemli!
-…?
—Yeni bir bilgisayar ya da sandalye istersen söyle…
9 Eylül 2008 Salı
son istek.

altın tozuyla boyayın yüzümü
cansız manken diye anılsın adım ağızlarda
tabutum 4x4 de götürülsün
karacaahmet mezarlığına
ünlü playboy ve işadamları kılsın namazımı
mal varlığımdan tüm emekli,dul ve yetim mankenlere maaş bağlansın
anıtım dikilsin avmlerin önüne
her boy tabutta
manşet olsun resimlerim gazetelere
ben de popüler kültür çocuğu olmak istiyorum
sizler gibi yaşayamadım
bırakın sizler gibi öleyim
belki kaybettirilmiş onuruma
tekrar kavuşurum.
karıncalar

çikolata tuzagımla 50 karınca attım camdan bugün
sonra aglamadım
ama üzüldüm
bisküvi ezdim kalanlar için
yuvalarının önüne
karınları doysun diye
vicdanım rahat olsun diye
bekledim tüm gece
hiçbiri gelmedi bisküvileri yemeye
yanaştım yuvanın önüne
hepsi ölmüştü açlıktan
hiçbiri çıkmamıştı korkusuna yuvadan
ikinci bir çikolata tuzağı sanılmıştı
paylaştıgım bisküvilerim karıncalar tarafından
ölüm tecrübesi.

Aşağıda yazılanların tekmili,yaşanmış gerçek olaylardır.Yazarın hayal gücü,bilinç altı ya da rüyaları gibi realiteye aykırı durumlarla ilgi ve alakası yoktur.
Hallelujah nağmeleri eşliğinde bir cenaze törenine konuk oldum.Ardı sıra 6.Cadde'nin ismini hatırlayamadığım bir parçası diğer bir faniye,faniliğini hatırlatırcasına çaldı ve bitti.Duvarda yazılmış kısa açıklamayı okuduktan sonra,bilgisayar başında oturan bayanın yanına yaklaştım.Bayanın Yasenincenazeşarkınne? anlamına gelen bakışlarından sonra,tereddüt etmeden 'Let Down'diyebildim.Tabut görevini üstlenmiş,üstü beyaz,saten örtüyle kaplı dikdörtgen şekilli mekanizmaya uzanmadan önce geride sadece çantamı bıraktım.Sağ elimi sol elimin üstünde,göğüs altında kavuştururken göz kapaklarımı aşağı indirdim ve uzun,beyaz duvarlarda benim sayemde can lanan Let Down ezgileriyle kendi cenaze törenimi 'canlı yayın'da hissetmeyi,duymayı,yaşamayı denedim.Bir gün içinde en az iki defa uhrevi dünyadan ölüm sinyalleri alan ben,böylesine planlanmış bir cenaze töreninde beklenilen 'ceset modu' na giremedim.Bilakis tavandan sarkan spot lambalardan henüz zamanımın gelmediği,yaşımın çok az!!olduğu türünden envai çeşit iletiler aldım.(Çakralarım yalan söylemez.)298 saniye süren cansız beden taklidinden sonra mekanizmanın üstünden indim.Adımın ve cenaze parçamın yazılı olduğu kartı aldıktan sonra bienalin diğer bölümlerini gezmeye başladım.
Mekanizma üzerinde gözlerimi içimden dışıma tekrar açtığımda,sürekli tahayyül ettiğim ütopik öbür dünya yansımaları içine mi girmiştim?Yoksa adaletsiz dünya devleti 41. sezonuna mı girmişti?Yaklaşık 5 dakikalık cansız beden rolünün,hayatımın henüz yaşanmamış kısımlarını ütopik cennete dönüştüren sihirli değnek görevi ile kutsanması dileğiyle...Ölmeden önce İstanbul Modern e uğrayın...
6 Eylül 2008 Cumartesi
DOSTOYEVSKI-Kumarbaz

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir,demişler evvel zaman önce.Kanımca bu yargının belini büken,bu lafı edenin türünün ta kendisi.Zaman diye nitelediğimiz şeyin geçip gittiği;beraberinde nice şeyi alıp götürdüğü,yerine cici veya kakalarını getirdiği genel geçer bi yargı olsa da insan dediğimiz akıllı hayvanların öylesi büyük değişimler geçirdiğini pek sanmıyorum.Tezimi savunmak için de kıyısından köşesinden insan doğası konusuna girmek farz oldu.
Bu konu üstüne yazılıp çizilen tonlarca materyal varken çorbaya benim de bir katkım olsun.Günümüze kadar süregelen nice çatışmaların,kutuplaşmaların,etiketlerin kaynağının basit mi basit bir sorudan çıktığını söylesem pek abartı olmaz.Soru kabaca şöyle:
İnsanoğlu denilen türde kalıtsal ya da ortak bir karakteristikten söz edilebilir mi,yoksa her birey kendini bulunduğu çevrenin koşulları ve tecrübeleri içinden mi yaratır,bir nevi öz mü varoluşu;varoluş mu özü belirler?
Naçizane şahsımın fikrini sorsalar,ben kesin bi cevap veremem bu kutsi soruya.İlk fikre göre insan doğası aç gözlüdür,bencildir,cömerttir ya da vahşidir diye bir yargıya varmam gerekir.Diğer teze göre ise insan doğasında herhangi bir ortak özellikten bahsedemeyiz,her insan kendi özünü(kişiliğini,huyunu,cinsini vs)deneyimlerinden,bulunduğu çevrenin koşullarından yararlanarak oluşturur.
Kanımca iki tez birbirini tamamlayıcı nitelikte.Kesin olarak o veya bu fikir doğrudur diye bir teze varmak çok zor.konuyu nereye bağlayacağım,biraz dağıldı gibi,ama durumu kısaca toplayacağım.Yaklaşık 150 yıl önce uzak diyarlarda büyük üstad Dostoyevski'nin kaleminden çıkma bir paragraf nedense beni yukarıda yazıya dökmüş olduğum düşüncelere sevketti.Üzerinden 150 de 1500 sene de geçse insanın,insan doğasının ortak duygularını,hayallerini,acılarını,tedirginliklerini daima hatırlatacak küçük bir paragraf.Birbirimizi uzak mekanlarda,uzak boyutlarda tanısak da o beni hep duymuş,hep duyacak gibi.Sanki birlikte aynı sözleri yazıyormuşuz gibi...
'...evet,öyle zamanlarda insanı en garip,en olmayacak fikir kavrayıverir ve insan o fikrin hemen gerçekleşeceğine inanır...O kadarla da kalmaz:O fikir aklınıza geldiği zaman siz şiddetli,ihtiraslı bir arzu içinde iseniz artık o fikir,kesinlikle olacağı muhakkak,önüne geçilmez birşeydir ve kaderin ta ezelden beri zaruri kıldığı bir şey gibi görünür insanın gözüne...Kim bilir?Belki bu da,nasıl söyleyeyim?Bir takım peşin hislerin birbirleriyle karışmasından doğan bir durum,iradenin ciddi bir gayreti,insanın kendi hayali ile kendini zehirlemesidir.Bilmem;fakat o gece,hiç unutmayacağım o gece,benim için bir mucize oldu.Gerçi hesapla onu izah etmek pekala mümkün ama ben onu yine bir mucize diye karşılamaktan kendimi alamıyorum.Niçin ondan o kadar emindim?O emniyet,o kesinlik benim içime neden uzun zamandan beri yerleşmiş gibiydi?Tekrar ediyorum,ben onu çoktan beri bir ihtimal,hafif bir ihtimal diye değil,olması mukadder bir şey diye düşünüyordum.'
(dostoyevski-kumarbaz)
Bu konu üstüne yazılıp çizilen tonlarca materyal varken çorbaya benim de bir katkım olsun.Günümüze kadar süregelen nice çatışmaların,kutuplaşmaların,etiketlerin kaynağının basit mi basit bir sorudan çıktığını söylesem pek abartı olmaz.Soru kabaca şöyle:
İnsanoğlu denilen türde kalıtsal ya da ortak bir karakteristikten söz edilebilir mi,yoksa her birey kendini bulunduğu çevrenin koşulları ve tecrübeleri içinden mi yaratır,bir nevi öz mü varoluşu;varoluş mu özü belirler?
Naçizane şahsımın fikrini sorsalar,ben kesin bi cevap veremem bu kutsi soruya.İlk fikre göre insan doğası aç gözlüdür,bencildir,cömerttir ya da vahşidir diye bir yargıya varmam gerekir.Diğer teze göre ise insan doğasında herhangi bir ortak özellikten bahsedemeyiz,her insan kendi özünü(kişiliğini,huyunu,cinsini vs)deneyimlerinden,bulunduğu çevrenin koşullarından yararlanarak oluşturur.
Kanımca iki tez birbirini tamamlayıcı nitelikte.Kesin olarak o veya bu fikir doğrudur diye bir teze varmak çok zor.konuyu nereye bağlayacağım,biraz dağıldı gibi,ama durumu kısaca toplayacağım.Yaklaşık 150 yıl önce uzak diyarlarda büyük üstad Dostoyevski'nin kaleminden çıkma bir paragraf nedense beni yukarıda yazıya dökmüş olduğum düşüncelere sevketti.Üzerinden 150 de 1500 sene de geçse insanın,insan doğasının ortak duygularını,hayallerini,acılarını,tedirginliklerini daima hatırlatacak küçük bir paragraf.Birbirimizi uzak mekanlarda,uzak boyutlarda tanısak da o beni hep duymuş,hep duyacak gibi.Sanki birlikte aynı sözleri yazıyormuşuz gibi...
'...evet,öyle zamanlarda insanı en garip,en olmayacak fikir kavrayıverir ve insan o fikrin hemen gerçekleşeceğine inanır...O kadarla da kalmaz:O fikir aklınıza geldiği zaman siz şiddetli,ihtiraslı bir arzu içinde iseniz artık o fikir,kesinlikle olacağı muhakkak,önüne geçilmez birşeydir ve kaderin ta ezelden beri zaruri kıldığı bir şey gibi görünür insanın gözüne...Kim bilir?Belki bu da,nasıl söyleyeyim?Bir takım peşin hislerin birbirleriyle karışmasından doğan bir durum,iradenin ciddi bir gayreti,insanın kendi hayali ile kendini zehirlemesidir.Bilmem;fakat o gece,hiç unutmayacağım o gece,benim için bir mucize oldu.Gerçi hesapla onu izah etmek pekala mümkün ama ben onu yine bir mucize diye karşılamaktan kendimi alamıyorum.Niçin ondan o kadar emindim?O emniyet,o kesinlik benim içime neden uzun zamandan beri yerleşmiş gibiydi?Tekrar ediyorum,ben onu çoktan beri bir ihtimal,hafif bir ihtimal diye değil,olması mukadder bir şey diye düşünüyordum.'
(dostoyevski-kumarbaz)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)