4 Nisan 2009 Cumartesi

A ZONA \ İSYAN

“Yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi” olarak belirtiyor Portekizli yönetmen Sandro Aguilar ilk uzun metraj filmi ‘A Zona\İsyan’ın kısaca konusunu. Lakin filmin sade kurgusu ve yönetmenin nev-i şahsına münhasır deneysel anlatımı sıkıntı ve zevk arasındaki o ince çizgide tutunamıyor, izleyiciyi boğucu ve bunaltıcı bir havaya sokuyor.

Yönetmenin kısa filmlerini incelediğimizde hâkim olan method ve temanın ilk uzun metraj çalışmasına da yansıdığını görüyoruz. Özellikle taze bir yönetmenin dikkati çekmesi ve sinema dünyasına özgü, sağlam bir giriş yapması açısından yenilikçi bir tarzın önemi yadsınamaz. Nitekim kaş yaparken göz çıkarmak da riskli işin diğer tarafı. Yönetmen de ilk filminde fazla yüksekten uçmuş; vezir olayım derken biraz fazlaca rezil olmaktan kurtulamamış.

Her ne kadar film ne şaşırtıcı ve sürükleyici bir kurguyla ne de popüler oyuncularıyla izleyicide yüksek beklentiler yaratmaya çalışan bir yapım olmasa da, şahsen filme büyük beklentiler içinde gittim. Nitekim sevdikleri yakınlarını kaybetmek üzere olan karakterlerin içinde bulundukları ruhsal duruma odaklanmak isteyen film hem kurguda hem de çekimlerde çok ciddi sıkıntılar taşıyor. Yönetmenin bir deneyim olarak nitelediği bu sözde bilinç akışı seyirciyi filmin sonuna kadar karakter ve hikâyeleri eşleştirme ve konuyu az biraz kavrayabilme mücadelesine sokuyor. Özellikle erkek karakterlerin fazlaca birbirine benzemesi bu eşleştirme sürecini zorlaştırırken, şimdiki zamandan geçmişe zamana dönen hikâyeler de filmde neler olup bittiğini kavramada zorluk çıkarıyor.

Çekim tekniğindeki aksaklıkta özellikle son moda bağımsız filmlerin sıkça başvurduğu yüze ya da objektifteki nesneye aşırı yapılan zoomlardan kaynaklanmakta. Karakterlerin özellikle sıkıntı, stres ya da kaygı gibi dramatik ruh hallerini seyirciye daha iyi verebilmek amaçlı kullanılan bu çekim tekniği ortalamanın da üstünde zoomlanınca kimi zaman gösterilen yüz ya da nesnenin neye kime ait olduğunun anlaşılması zorlaşıyor. Aynı zamanda objektifte ne olduğunu çözmeye çalışan özellikle göz bozukluğu olan seyircide bir zaman sonra mide bulantısı gibi fiziksel problemlerin çıkması da cabası.

Ölüm-yaşam temaları sinemanın defalarca tekrar edilmiş, vazgeçilmezleri. İp üstünde yaşıyoruz; Nefes alırken bile ölümle burun burunayız; Bugün varız yarın yokuz gibisinden ana fikirler hem bağımsız sinemanın hem de gişe sinemasının sık kullanılan malzemelerinden olmuştur. Konu iyi işlendiği müddetçe de durumdan şikâyet eden yok gibi. Bu yönetmenimizin de yaptığı gibi fazlaca bireysel işlenen, seyircinin olayın farkına varabilmesi için ciddi efor sarf etmesi gereken yapımlara da, “Sinema hikaye anlatmalıdır.” gibi bir tezle karşı çıkacak da değilim. Zayıf bir kurgu bu açığını illa ki samimi ve profesyonel bir anlatım ve çekimlerle kapatabilir. Ezberi bozan, alışılmış kalıplara meydan okuyan iyi yapımların da takdir edilmesi olağandır. Lakin “A Zona” her ne kadar bu iddialarla beyaz perdeye çıksa da deneyselliğin zorlu yollarına dayanamayıp yolunu şaşırmış, kaybolmuş, sırtındaki izleyiciyi de gereksiz bunaltıcı zoomları ve kopuk kopuk sahnelerle yormuş, sıkmış kimi zaman patlatmıştır. Değil karakterlerin ağır ve tedirgin ruh hallerinin izleyiciyi etkilemesi ya da bir yerlere götürmesi, seyircinin zihnini arapsaçına çevirerek arasına gitgide kalınlaşan bir duvar örmüştür.

Sonuç itibariyle yönetmene daha farklı konular üzerinde birkaç kısa film daha çekmesini öneriyoruz. Kısa bir filmle mesajını daha iyi taşıyabileceğine inandığım “A Zona” derin sulara açılıp boğulmadan önce keşke sığ sularda biraz daha yüzseydi. Az ama öz kullanılan güzel müzikleri filmin kendisinden daha umut verici olsa da ne “A Zona” ya karşı seyircinin hayal kırıklığıyla isyan etmesine ne de bendenizden de 4 puan gitmesine engel olamıyor.

BETTER THINGS

Better Things, ölüm ve aşk temalarını gençlik ve yaşlılık çizgisi üzerinde işlemeye çalışan bir İngiliz yapımı.Genç yönetmen Duane Hopkins’in ilk uzun metraj filmi olarak festivallerde görücüye çıksa da filmin çok başarılı olduğunu söylemek güç. Öyküsel kurgu eksikliği yaşayan, bu açığını doğal oyunculuk ve çekimler ile İngiltere’nin kronik puslu ve bunaltıcı havasıyla kapatmaya çalışan film amacına ulaşamıyor. Dolayısıyla konunun içine giremeyen izleyici bir zaman sonra filme yabancılaşıyor.
Filmin odak noktasında uyuşturucu yüzünden kız arkadaşını kaybetmiş genç bir çocuk; kısa bir zaman sonra ayrılmak zorunda kalacak olan genç sevgililer; evden dışarı çıkamayan ve sürekli aşk üzerine romanlar okuyan genç bir kız ve büyük annesi; son olarak da ilişkilerini sorgulamaya çalışan yaşlı bir çift var. Kanımca filmin en büyük dezavantajı objektifindeki kalabalık karakter sayısı. Konsantrasyonun izleyici açısından devam ettirmenin zaten zor olduğu yavaş tempolu filmlerde, birbirinden kopuk sahneler ve kalabalık sayılabilecek oyuncu sayısı, filmin hedeflediği etki ve mesajı azaltmasında ciddi önem taşır. Film de aşk ve ölüm üzerine söylenen az ama öz diyalog ve monologlarıyla keşke 4 hikaye yerine 2 hikaye anlatıp izleyicide istenen etkiyi yaratsaydı. Filmin diğer bir eksikliği ise yaşlı çiftin ilişkisi samimiyetle seyirciye yansıtılırken aynı inandırıcılık ve gerçekliğin genç çiftin hikayesinde yakalanılamamış olması.
Kısacası pitoresk görüntüleriyle İngiltere, gençlik arasında popülerliğine değinilen uyuşturucu, hayatın iki büyük gerçekliği olan aşk ve ölümün gençlik ve yaşlılık dönemlerinde algılanış biçimleri, güzel müzikler ve düşündürücü sözler “Better Things” in artıları olsa da oyuncu yönetimi, karakterler ve sahne geçişlerindeki aksaklıklar filmi “Daha İyi” yapamıyor.10 üzerinden 6 ile idare eder modunda kalıyor.

SIX FEET UNDER

Six Feet Under, ABD’nin sansürsüz, radikal ve de “iyi” dizi yapımlarının yuvası HBO’nun kamerasından ve American Beauty’nin senaristi denilince hemen zihinlere gelen Alan Ball’ın kaleminden 2001 yılında doğmuş; 5 sezonluk süresi boyunca 35 kez aday gösterildiği Emmy Ödüllerinden 7’sini, 8 kez de aday olduğu Golden Globe ödüllerinin 3’ünü evine götürmüş; bizlere 4 yıl önce muhteşem finaliyle veda etmiş; buna rağmen dvdleri ve dvd kopyalarıyla her geçen gün izleyici sayısını artırmayı başarmış tamamıyla sui generis yapımlardan bir tanesi.

Bu tür objektif bir giriş paragrafını, bayılarak izlediği her bölüm sonunda hakkında bir şeyler yazmayı düşünüp, sürekli yetersiz ya da yüzeysel kalacağı endişesiyle bu düşüncesinden vazgeçen her naçizane kişi gibi iyi bir başlangıç olarak görmesem de hafiften melankolik bir yazı olacağı endişesiyle dizinin ödüller ve senarist gibi artı puanlarını söylemenin çantada keklik bir paragraf olduğu konusunda teminat veriyorum.

Amerikan toplumunu mezhepleriyle, cinselliğiyle, ahlakıyla, sanatıyla ya da gelenekleriyle eleştiren South Park, Simpsons gibi çizgi-diziler içerdiği komedi unsurlarıyla; Angels in America ya da Mad Men gibi yapımlar ise daha dramatik mizacıyla hem ABD hem de dünya çapında büyük hayran kitlesine sahip olmuşlardır. SFU’yu ise bu eksende bir yere konumlandırmak zor olmuş; yoğun bir dram üstüne ince ince işlenmiş kara mizah öğeleri diziye orijinal bir yer yaratmıştır.

Başlangıçta Los Angeles’da yaşayan anne, iki oğlu ve kızı üzerine şekillenen, zekice diyaloglarla süslenmiş senaryoyu tipik bir Amerikan aile dramı gibi algılamak mümkünse de diziyi diğerlerinin arasından çekip çıkaran ilk bölümünden son bölümüne dek kaçıp kurtulamadığı “ölüm” teması olduğunu söyleyebiliriz. Hıristiyanlıkta ölüyü yıkama, gömme gibi ritüellerin Müslüman kültüründen daha şaşaalı törenlerle ve malzemelerle yapılması, dolayısıyla ABD’de de pazar piyasası geniş bir iş alanı yaratmış, ölümsüzlüğün keşfini arayan milenyum çağı Amerikan insanı için sonsuzluğa karışmadan önce-en azından sembolik manada-sentetik boyalarla boyanıp, süslü bir tabutun içinde gömülmek oldukça popüler ve karlı bir iş haline gelmiştir. Dizide ise bu işin başında cenaze evi işletmeciliği yapan Fisher ailesini izliyoruz. Henüz ilk bölümünde büyük ve ani bir sürprize tanık olacağımız dizinin odak noktasındaki anne Ruth, oğulları David (Dexter’ dan da bildiğiniz) ve Nate (ayrıca The Lost Room dizisinden) ve küçük kız kardeş Claire’ in 5 sezon boyunca görünüşte minimal ama bir o kadar sofistike ve felsefik dünyalarına eşlik ediyoruz. Karakterlerin her birinin başlı başına ayrı bir konu olabilecek derinliğe sahip olduğu dizide yalnızca cenaze işleriyle uğraşan sıradan insanların hayatlarını okumuyoruz. Yoğun yaratıcı bir senaryo ve görsel yönetmenlik sentezi usta oyunculukla birleşince zaten yabancısı olmadığımız, her insanoğlunun içine dâhil olduğu ölüm, din, popüler kültür, aşk ya da sanat gibi konuları TV ekranından çıkarıp, yanı başımızda vuku buluyor düşüncesine kaptırtıyor.

Şu ana kadar dizi hakkında ilk kez anekdot okuyanlar için kötü bir izlenim yarattığıma eminim, lakin Mete Özgencil’in dediği “Dünyada ölümden başkası yalan!”, Alan Ball’ın da “Everything ends…” diyerek onayladığı ölümden kaçış yoktur teması durumu biraz daha aşina hale getiriyor. Bazılarınız ölüm, cenaze kelimelerinden daha zombi ve korku temalı bir şeyler anladıysa hemen geri alsınlar, hiç ilgisi yok. SFU, basit bir cenaze evi işletmeciliği ya da alışılmış ölü gömme-yakma temasıyla izleyiciyi, altını çizmekten yorulduğunuz cümlelere sahip bir kitaptan çıkmışçasına zihinleri allak bullak eden diyaloglarla, var oluşçuluğun en çetrefilli ve ağır yollarından geçirerek; yıllardır sorgulanmadan kabullenilmiş sözde gerçeklikleri yüzüne çarparak; kesinlikle ahlak bekçiliği yapmayarak, ideal niteliğinde “doğru ve iyi olan bu yol” propagandası yapmadan final bölümünün son saniyesine hatta onun da ötesinde çok yoruyor, çok ağlatıyor. Ne ayağınızı koltuğa uzatıp, çayınızı yudumlarken günün stresini atmanıza yardım edecek bir TV programı ne de okul yorgunluğunu çıkarırken arka arkaya 3-5 tane yenilebilecek bir kara mizah dizisi. Haneke, kendi filmlerini seyirciye keyif vermek yerine onları rahatsız etmek amacıyla yaptığını söylerken, Six Feet Under da seyirciyi kesinlikle yoran ve rahatsız eden tarzıyla bulanık ya da tıkanmış zihinleri açıcı ve aydınlatıcı bir işlev görüyor. Yeni bir bin yıla merhaba demenin en güzel 100 yolundan birisi…

YUMURTA

Semih Kaplanoğlu Türk sinemasındaki ilk büyük atağını ikinci uzun metraj filmi ‘Meleğin Düşüşü’ ile yapmıştı. Babası ile ciddi problemler yaşayan genç bir kadının iç dünyasını konu edinen film, başrol oyuncusu Tülin Özen'e de Altın Portakal'da en iyi çıkış yapan kadın oyuncu ödülünü kazandırmıştı.

2 yıllık aradan sonra Kaplanoğlu üçleme projesi ile ortaya çıktı. İsimleri sırasıyla ‘Yumurta’, ‘Süt’ ve ‘Bal’ olan üçlemenin ilk filmi Yumurta'da Nejat İşler ve Saadet Işıl Atasoy başrolleri paylaşıyor.

Yumurta yıllar sonra annesinin vefatı üzerine memleketine geçici bir süreliğine geri dönen 'garip' bir adamın hikâyesi. Filmin gelişme süresince garip adamın geçmişine dair bazı ipuçları etsek de, üçlemenin diğer iki filmi adamın geçmişi üzerine daha ayrıntılı bir hikâye işleyeceği için 'Yumurta' bize bu gariplik durumunun kökeni hakkında fazla bir şey anlatmıyor.

Çoğunlukla sabit ve geniş plan kamera çekimlerinin hâkim olduğu film, hareketli kurgusal bir hikâyeden çok durum hikâyesi niteliğinde. Gerek hikâyenin doğal akışı gerekse panaromik doğa görüntüleri filmi oldukça sahici, gerçek kılan öğelerden. Nejat İşler ve Saadet Atasoy'un oyunculukları da minimal işlenen hikâyeye birebir uyum sağlıyor.

Hikâyenin yavaş akımı, hareketli bir kurgudan yoksun olması filmi bir zaman sonra doğallıktan uzak sıkıcı bir forma sokabilme potansiyeline sahip bir durumdur. Zira yönetmen bu durumu filmin lehine kullanabilmiş, hikâyenin daha içten daha samimi ve sürükleyici hale gelmesini sağlamış.

Film geçtiğimiz yıl Altın Portakal'da En İyi Film Ödülünü alsa da festival sonrası bazı kötü eleştirilere maruz kaldı. Eleştirilerin çoğu minimalizm seven festival jürileri ile gişe seven filmler arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklanıyordu. Festival kültürünün kemikleşmiş bir seçim kriteri olmaması ise bir diğer neden olarak görülebilirdi. Aslına bakarsak Kaplanoğlu ve özellikle NBC filmlerinde yoğun hissedilen bu tema, bir zaman sonra kendini tekrar ediyor gibi gözükebilir. Hikâye kurgusundan daha çok görsellik ve oyunculuk ile ‘iyi’ olmaya çalışan bu tür yönetmenlerin filmleri, adeta kolaya kaçma gibi de algılanabilir. Bu tür eleştiriler, sinemada senaryo ve hikâye yazıcılığının buna bağlı olarak kurgulamanın öneminin altını çizse de, bu kişiden kişiye değişen subjektif bir bakış açısı kanımca. Bu durum da ‘İyi film ne?’ sorusunun cevabının ‘Sinema’dan ne bekliyorsunuz? Sinemayı nasıl algılıyorsunuz? gibi soruların cevabıyla paralel olarak değişkenlik göstermesine neden olur.

Yumurta dingin anlatımı ile izleyici farklı bir yerden kendine ekiyor. Abartısız, müziksiz, felsefik, az ama öz bir anlatımıyla, kurgu ve aksiyon beklentisi küçük olan izleyiciler için tam kıvamında bir film.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Crystal Castles-Tell me What to Swallow

İyi bir grup ya da şarkı keşfettiğimiz zaman başımıza sağ elimizin yumruğuyla vurur misali kendimize ya da kadere kızdığımız anlar çok olur.Bennasılöncedenkeşfedemedimbunları? ya da bunlarbenibuncazamannasılkeşfedemedi? gibilerinden.

Beni bu vakitte buralara bişicikler yazdırtacak kadar etkileyen grup ya da daha çok onların miniminnacık şarkısı Kanadalı ama fazlaca ingiliz kokan Crystal Castles grubundan Tell me what to Swallow..Alice adındaki kızımız ile erkek bandkardeşi ...(adını bilmiyorum),tarihinide hatırlamadığım vakitlerde elektronik ya da '8bit electroniği' icra etmeye başlamışlar.8bitin tanımlamasına girmeden önce uzun zaman elektro müziğini özüme uymadığı gerekçesiyle uzaktan tanımışlığımla kaldığımı söylemek isterim.İnsan ilişkileri misali birini\ya da birşeyleri önyargıları sıyırıp yakından tanıma fırsatı vermenin önemini birkez daha anladım.Tabi bu yakından tanıma pat diye olmadı.Skins adlı dillere destan ingiliştineyçdıramamız sayesinde,çok da güzel bir sahnede grubun Alice Practise parçasını keşfetmiş bulundum.Çokçada playlistlerimde döndürdüğüm bu parça hakkında yazmak hep istedim hep istedim ama kısmet albümdeki son parçayaymış.


Şimdi bu grubun 2007 yılında çıkardıkları bir albümü-yine adını hatırlamıyorum-bir gece vakti baştan sona sırayla dinleyeyim dedim.8bit denilen olayı, çocukluğumuza darbe yapmış ateri oyunlarında çalan, annelerin kafa ütüleyici diye yaftalayıp tvnin sesini kıstırdığı,marionun atlamasına düşmesine ölmesine uçmasına büyümesine vb aktivitelerine de eşlik eden dijital seslerle yapılan dinlenesi müzik yaratımları olarak tanımlayabiliriz.Crystal Castles da sanırım bu dar üyeli janrın en iyilerinden.Derken albüme geri dönelim.16 şarkıdan oluşan albümü özellikle final zamanı,yorgunluk ve bitkinlikle dinliyorsanız 15 şarkı kafanızın tam anlamıyla anasını ağlatacak duruma getiriyor.Kesinlikle albüm kötü demek istemiyorum.Lakin gece vakti bu tür zamanlarda bu tür bir albüm dinleyince başınız biraz daha ağrıyor o kadar.Yine derken 15 şarkının sonuna geldim,artık yatayım derken 16. parça çalmaya başladı.Herhangi bir post-rock,ambient,dream-pop ezgisi duyup uçmaya başlayan ben böyle bir parçayı duyacağımı kesinlikle sanmadığım için şaşkınlıkla beraber kısa zamanda parçayla bütünleştim.8bit karışımı electro icra eden bir grubun yaratıcılık potansiyelinin ve şarkılarının arkaplanında 8bitin gürültüsü altında sıkışmış özünün birkez daha farkına vardım.8biti sevmediğimden değil ama bu kadar naif seviyelerde böylesi hoş ürünler verebildiklerini görüp de devamını istememek elde değil.


Sözlerine birkez baktım ama pek de önemi yok.Özellikle ambient müziğinde sözleri anlamamak ya da bilmemek sizin lehinize.Sigur ros'u anlamıyoruz da sevimiyo muyuz?Seviyorum çok seviyorum.Castles sizi de seviyorum.

TRANSSIBERIAN


Filmin kritiğine geçmeden önemli sayılabilecek bazı anekdotlar aktarmak yararlı olacaktır. Brad Anderson adını hiç duymamış olanların bir önceki filmi The Machinist(2004) ve yeni gözdesi Transsiberian'ı izledikten sonra, konuşulan ingilizce ve başroldeki Amerikalı yıldız oyuncular haricinde, mekân ve hâkim temada yoğun biçimde sezilen Asya-Avrupa atmosferi, yönetmenin memleketi hakkındaki tahminlerinin Amerika’dan daha doğuya kaymasını olası kılabilir. Biraz daha araştırma yapılıp yönetmenin doğma-büyüme ABD'li olduğu anlaşılınca durum daha şaşırtıcı olur.Vakt-i zamanında yüksek öğrenimini antropoloji ve Rusça dilinde yaptığını öğrendiğimiz yönetmenin,uzak kültür ve mekanlara olan ilgisinin kökeni hakkında da bazı ipucular yakalıyoruz.Brad Anderson'ı çoğunlukla The Machinist filminden hatırlayan izleyiciler ise,yönetmenin tarzına az biraz aşina olduklarından Transsiberian'ın gözlerden ırak Sibirya'da geçmesine,ve çok da başarılı bir atmosfer yaratmasına pek de şaşırmayacaklardır.

Yönetmen-kültür-film ilişkisinden biraz açılarak filme odaklanmak gerekirse, objektifte uçsuz bucaksız karlı vadiler ve trenlerin eşlik ettiği, özgür ruhlarının birleştirdiği 4 kişinin yolculuk hikâyesini görüyoruz. Bu sürükleyici hikâyeye başlamadan önce açılış sahnesinde Ben Kingsley'in canlandırdığı zeki ve karizmatik Ilya Grinko adlı Rus polisin cinayet sonrası CIAvari yerel bir şovunu izliyoruz. Grinko’nun narkotik detektifi olduğunu da öğrendikten sonra film boyunca devam edecek paralel bir faili meçhul bir cinayet ve uyuşturucu öyküsüne de başlamış oluyoruz.

Aktivist eşler Roy (Woody Harrelson) and Jessie (Emily Mortimer) kilise adına Çin'de gerçekleştirdikleri misyon sonrası gezilerini daha atraktif hale getirecek tren yolculuğu yapmaya karar verirler. Pekin’den yola çıkan tren Sibirya'yı aşıp Moskova'ya varacaktır. Birbirlerini gerçekten seven lakin aralarında bazı sorunların olduğu çiftimizin yalnızlıkları kısa zaman sonra yeni bir çiftin trene binmesiyle bozuluyor. Çiftin kompartıman arkadaşları olan son derece karizmatik Carlos ve güzel sevgilisi Abby, Roy tarafından sevindirici bir tesadüf olarak algılansa da Jessie için paranoyak modların başlangıcı olacaktır. Yeni çiftin şüphe uyandıran hal ve davranışları özellikle Roy’un mallığı ve sorumsuzluğu sonucu artacak, küçük bir gezi sonrası Carlos ve Jessie arasında umulmadık sonuçlar doğuracaktır.

Yönetmenin sanat hayatını derinden etkileyen bir isim Dostoyevski. Zaten filmin ilerleyen vakitlerinde de modern bir Suç ve Ceza dilemmasıyla karşılaşıyoruz. Bir asır sonra yine Rusya topraklarında hikâyenin yeniden vücut bulması hoş bir referans olmuş. Aslında yönetmenin bir önceki filmi Makinist’te de objektife aldığı kadraj yine bu dilemma üzerine kurulmuştu. Bu açıdan yönetmen için her ne kadar ‘tekrar ve kolaya kaçma’ gibi algılanma ihtimali olsa da mekânın alışılmadık yerlere ait olması, sade ve minimal çekimler, Rusya halkının en çıplak sosyal ve kültürel fotoğrafları hikâyeyi güzel bir çerçeve içine sokmuş.

Senaryo ve yönetmenlik açısından ikinci kilit isim Kafka desek, pek şaşırtıcı olmaz. Jessie’nin paranoyak, histerik hallerini seyirciye şüphesiz çok iyi yansıtan Emily Mortimer, yönetmenin Kafka dünyasından hayli beslenmiş. Lakin Jessie’nin özellikle Carlos karşısında duyduğu paranoyaklık ve verdiği tepki kanımca çok abartılı olmuş.

Dengeli ve yerinde öğelerle anlatılan gerek çiftler arasındaki duygusal ilişki gerekse cinayet, uyuşturucu ve suç hikâyeleri filmin ikinci yarısından sonra ortak bir noktada buluşuyor ve filmin sonuna kadar gerilimin ağırlık bastığı bir potada eriyor. Ortalama bir gerilim filminde bulunan sahne ve klişeler aralara serpiştirilse de hikâyenin sürükleyici yapısı ve yönetmenin görsel anlatım dili hikâyeyi daha orijinal kılmayı başarmış.

9 Kasım 2008 Pazar

en gerenn sahne!ler

En uyduruk,5.sınıf korku ve gerilim filmlerinde bile kafayı takıp,bilinç altına yerleştirecek sürüyle malzeme bulan ben,uzun zamandır kanla yoğrulmuş,her nevi et parçasının gözüme sokulduğu(afişlerinden itibaren) filmlerden uzak duruyorum.Artan yaşıma rağmen germe konusunda bana mısın demeyen bu rezil sahnelerin özneleri ise piranalardan,dev deniz canavarlarına,içine kötü ruh giren makinelerden,Batman'in Penguen'ine,uzaylılardan,King Kong'a bile varabilecek geniş bir yelpazeye yayılmış durumda.Bu tür sahnelerin üzerimdeki etkisi mide bulandırıcı yönüyle,hem psikolojik hem de fizyolojik olduğu için,'en geren sahne' sıralamam da küçük bir ayrım yapacağım.
İlk bölümde genel amacı izleyiciye 'korkacaksın' garantisi vermek olup ,gişe başarısını artırmak için de her türlü aracı meşru sayan;tematik bir yoğunluktan çok yüzeysel,iğrenç sahnelere sahip filmler arasından,çocukluğumun kurbanı olduğum 2 film birinciliği paylaşıyor.Bunlardan ilki 9 yaşında,tabi ki gece yarısı izlemiş olduğum çok kötü bir Steven King uyarlaması olan The Mangler(Mengene).Steven King'in kitaplarını dahi belli bir saatten sonra okuyamayan yine ben,çocukluğumun ilk büyük bilinçaltı yarasını bu filmle almışımdır.Kötü ruhun içine girdiği koskocaman,yürüyebilen mengenenin pençeye benzeyen aparatının,sert bir darbeyle erkek oyuncunun üst gövdesini alt gövdesinden ayırdığı sahne sonrası şokla koşarak tvyi kapamıştım.Bundan akıllanmayıp kısa bir süre sonra yine bir King uyarlaması olan 'O' yu izlemiş,lavabodan fışkıran kan sahnesi sonrası körpe beynime mengenenin yanında bir de palyaço korkusu eklenmiştir.Lise çağımın büyük darbesi ise mutlu bir bayram akşamında izle(yeme)miş olduğum Ghost Ship(Hayalet Gemi)'ten gelmiştir.Daha filmin ilk dakikalarında hızla çekilen elektrik yüklü kablo ile güvertedeki onlarca yolcunun(kısa boyluların kafalarından,uzun boyluların bel ve göğüs gibi yerlerinden) ikiye ayrıldığı sahne, birinciliği paylaşan ikinci film olmuştur.Yoğun bir mide bulantısının eşlik ettiği post-iğrenç sahne süreci küçük bir kanıya varmamda yardımcı oldu.Her iki filmin bir sahnesinin de özelliği olan insanların bir yerlerinden ikiye ya da daha fazla parçaya ayrılmaları,büyümüş halimde dahi kalıcı bir etkiye sahip oluyor.Bu yararlı bilgiyi de paylaştıktan sonra ikinci kategoriye de geçmeden bu kanıya bir sahne daha eklemek istiyorum.Paragrafın başında belirttiğim hiçbir sıfatı taşımayan,tamamen bir Amerikan bağımsızı Paranoid Park'tan bahsediyorum.En umulmadık bir anda karşıma çıkan,hızla geçen bir tren tarafından ikiye ayrılıp,ölmeyip bir de yardım isteyen adamın yer aldığı sahne sonrası daha çocuksu bir tepki verip çığlıklar atmıştım.Ummadığın taş da baş yarar diyerekten ikinci kategoriye geçmek istiyorum.
Aslında ‘en geren sahne’ lafını diyince aklıma gelen ilk şey Funny Games ya da Haneke arşivinden herhangi bir film olmuştu.Olabildiğince minimal yöntemlerle,kan ve benzeri araçları çok sınırlı kullanarak,çoğu zaman odak noktası olan cinayet ya da şiddet sahnesini ima yoluyla izleyiciye göstermesine rağmen tüm film boyunca gerilim havasını izleyicinin üstünden attırmayan yapımların sahibi Haneke,eğlendirmek için değil rahatsız etmek için bu yolu kullanıyor.Tüm filmleri için de spesifik bir sahne söylemek zor.Filmlerinin genel olarak baştan sona böyle bir hava taşıdığı için başka bir yönetmenden,başka bir örnek vereceğim.
Lars Von Trier’in Dancer in the Dark(Karanlıkta Dans)’ı.Filmin ilk yarısına doğru Björk’ün inanılmaz bir ustalıkla canlandırdığı Salma karakteri ile yakın komşusu Bill arasındaki tartışma sahnesi desem filmi izleyenlerin kafasında o sahne çoktan canlanmıştır herhalde.Çok acımasız bir iftira karşısında kalan Salma ile iftira-suç ilişkisini algılamaya çalıştığım sırada beklenmedik bir atmosfere giren film,bana nefes almayı unutturan nadir yapımlardan birisi olmuştur.Bu sahnenin devamında ise,Salma’nın Bill’i çelik bir kutu ile kafasına vura vura öldürmeye çalışması,ve bu sahnenin bir türlü bitmek bilmemesi zaten şoka girmiş olan beni,oturduğum yere zımbalamış,psikolojik olarak gerim gerim gerilen beni ağlama komasına sokmuştur.