4 Nisan 2009 Cumartesi

SIX FEET UNDER

Six Feet Under, ABD’nin sansürsüz, radikal ve de “iyi” dizi yapımlarının yuvası HBO’nun kamerasından ve American Beauty’nin senaristi denilince hemen zihinlere gelen Alan Ball’ın kaleminden 2001 yılında doğmuş; 5 sezonluk süresi boyunca 35 kez aday gösterildiği Emmy Ödüllerinden 7’sini, 8 kez de aday olduğu Golden Globe ödüllerinin 3’ünü evine götürmüş; bizlere 4 yıl önce muhteşem finaliyle veda etmiş; buna rağmen dvdleri ve dvd kopyalarıyla her geçen gün izleyici sayısını artırmayı başarmış tamamıyla sui generis yapımlardan bir tanesi.

Bu tür objektif bir giriş paragrafını, bayılarak izlediği her bölüm sonunda hakkında bir şeyler yazmayı düşünüp, sürekli yetersiz ya da yüzeysel kalacağı endişesiyle bu düşüncesinden vazgeçen her naçizane kişi gibi iyi bir başlangıç olarak görmesem de hafiften melankolik bir yazı olacağı endişesiyle dizinin ödüller ve senarist gibi artı puanlarını söylemenin çantada keklik bir paragraf olduğu konusunda teminat veriyorum.

Amerikan toplumunu mezhepleriyle, cinselliğiyle, ahlakıyla, sanatıyla ya da gelenekleriyle eleştiren South Park, Simpsons gibi çizgi-diziler içerdiği komedi unsurlarıyla; Angels in America ya da Mad Men gibi yapımlar ise daha dramatik mizacıyla hem ABD hem de dünya çapında büyük hayran kitlesine sahip olmuşlardır. SFU’yu ise bu eksende bir yere konumlandırmak zor olmuş; yoğun bir dram üstüne ince ince işlenmiş kara mizah öğeleri diziye orijinal bir yer yaratmıştır.

Başlangıçta Los Angeles’da yaşayan anne, iki oğlu ve kızı üzerine şekillenen, zekice diyaloglarla süslenmiş senaryoyu tipik bir Amerikan aile dramı gibi algılamak mümkünse de diziyi diğerlerinin arasından çekip çıkaran ilk bölümünden son bölümüne dek kaçıp kurtulamadığı “ölüm” teması olduğunu söyleyebiliriz. Hıristiyanlıkta ölüyü yıkama, gömme gibi ritüellerin Müslüman kültüründen daha şaşaalı törenlerle ve malzemelerle yapılması, dolayısıyla ABD’de de pazar piyasası geniş bir iş alanı yaratmış, ölümsüzlüğün keşfini arayan milenyum çağı Amerikan insanı için sonsuzluğa karışmadan önce-en azından sembolik manada-sentetik boyalarla boyanıp, süslü bir tabutun içinde gömülmek oldukça popüler ve karlı bir iş haline gelmiştir. Dizide ise bu işin başında cenaze evi işletmeciliği yapan Fisher ailesini izliyoruz. Henüz ilk bölümünde büyük ve ani bir sürprize tanık olacağımız dizinin odak noktasındaki anne Ruth, oğulları David (Dexter’ dan da bildiğiniz) ve Nate (ayrıca The Lost Room dizisinden) ve küçük kız kardeş Claire’ in 5 sezon boyunca görünüşte minimal ama bir o kadar sofistike ve felsefik dünyalarına eşlik ediyoruz. Karakterlerin her birinin başlı başına ayrı bir konu olabilecek derinliğe sahip olduğu dizide yalnızca cenaze işleriyle uğraşan sıradan insanların hayatlarını okumuyoruz. Yoğun yaratıcı bir senaryo ve görsel yönetmenlik sentezi usta oyunculukla birleşince zaten yabancısı olmadığımız, her insanoğlunun içine dâhil olduğu ölüm, din, popüler kültür, aşk ya da sanat gibi konuları TV ekranından çıkarıp, yanı başımızda vuku buluyor düşüncesine kaptırtıyor.

Şu ana kadar dizi hakkında ilk kez anekdot okuyanlar için kötü bir izlenim yarattığıma eminim, lakin Mete Özgencil’in dediği “Dünyada ölümden başkası yalan!”, Alan Ball’ın da “Everything ends…” diyerek onayladığı ölümden kaçış yoktur teması durumu biraz daha aşina hale getiriyor. Bazılarınız ölüm, cenaze kelimelerinden daha zombi ve korku temalı bir şeyler anladıysa hemen geri alsınlar, hiç ilgisi yok. SFU, basit bir cenaze evi işletmeciliği ya da alışılmış ölü gömme-yakma temasıyla izleyiciyi, altını çizmekten yorulduğunuz cümlelere sahip bir kitaptan çıkmışçasına zihinleri allak bullak eden diyaloglarla, var oluşçuluğun en çetrefilli ve ağır yollarından geçirerek; yıllardır sorgulanmadan kabullenilmiş sözde gerçeklikleri yüzüne çarparak; kesinlikle ahlak bekçiliği yapmayarak, ideal niteliğinde “doğru ve iyi olan bu yol” propagandası yapmadan final bölümünün son saniyesine hatta onun da ötesinde çok yoruyor, çok ağlatıyor. Ne ayağınızı koltuğa uzatıp, çayınızı yudumlarken günün stresini atmanıza yardım edecek bir TV programı ne de okul yorgunluğunu çıkarırken arka arkaya 3-5 tane yenilebilecek bir kara mizah dizisi. Haneke, kendi filmlerini seyirciye keyif vermek yerine onları rahatsız etmek amacıyla yaptığını söylerken, Six Feet Under da seyirciyi kesinlikle yoran ve rahatsız eden tarzıyla bulanık ya da tıkanmış zihinleri açıcı ve aydınlatıcı bir işlev görüyor. Yeni bir bin yıla merhaba demenin en güzel 100 yolundan birisi…

YUMURTA

Semih Kaplanoğlu Türk sinemasındaki ilk büyük atağını ikinci uzun metraj filmi ‘Meleğin Düşüşü’ ile yapmıştı. Babası ile ciddi problemler yaşayan genç bir kadının iç dünyasını konu edinen film, başrol oyuncusu Tülin Özen'e de Altın Portakal'da en iyi çıkış yapan kadın oyuncu ödülünü kazandırmıştı.

2 yıllık aradan sonra Kaplanoğlu üçleme projesi ile ortaya çıktı. İsimleri sırasıyla ‘Yumurta’, ‘Süt’ ve ‘Bal’ olan üçlemenin ilk filmi Yumurta'da Nejat İşler ve Saadet Işıl Atasoy başrolleri paylaşıyor.

Yumurta yıllar sonra annesinin vefatı üzerine memleketine geçici bir süreliğine geri dönen 'garip' bir adamın hikâyesi. Filmin gelişme süresince garip adamın geçmişine dair bazı ipuçları etsek de, üçlemenin diğer iki filmi adamın geçmişi üzerine daha ayrıntılı bir hikâye işleyeceği için 'Yumurta' bize bu gariplik durumunun kökeni hakkında fazla bir şey anlatmıyor.

Çoğunlukla sabit ve geniş plan kamera çekimlerinin hâkim olduğu film, hareketli kurgusal bir hikâyeden çok durum hikâyesi niteliğinde. Gerek hikâyenin doğal akışı gerekse panaromik doğa görüntüleri filmi oldukça sahici, gerçek kılan öğelerden. Nejat İşler ve Saadet Atasoy'un oyunculukları da minimal işlenen hikâyeye birebir uyum sağlıyor.

Hikâyenin yavaş akımı, hareketli bir kurgudan yoksun olması filmi bir zaman sonra doğallıktan uzak sıkıcı bir forma sokabilme potansiyeline sahip bir durumdur. Zira yönetmen bu durumu filmin lehine kullanabilmiş, hikâyenin daha içten daha samimi ve sürükleyici hale gelmesini sağlamış.

Film geçtiğimiz yıl Altın Portakal'da En İyi Film Ödülünü alsa da festival sonrası bazı kötü eleştirilere maruz kaldı. Eleştirilerin çoğu minimalizm seven festival jürileri ile gişe seven filmler arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklanıyordu. Festival kültürünün kemikleşmiş bir seçim kriteri olmaması ise bir diğer neden olarak görülebilirdi. Aslına bakarsak Kaplanoğlu ve özellikle NBC filmlerinde yoğun hissedilen bu tema, bir zaman sonra kendini tekrar ediyor gibi gözükebilir. Hikâye kurgusundan daha çok görsellik ve oyunculuk ile ‘iyi’ olmaya çalışan bu tür yönetmenlerin filmleri, adeta kolaya kaçma gibi de algılanabilir. Bu tür eleştiriler, sinemada senaryo ve hikâye yazıcılığının buna bağlı olarak kurgulamanın öneminin altını çizse de, bu kişiden kişiye değişen subjektif bir bakış açısı kanımca. Bu durum da ‘İyi film ne?’ sorusunun cevabının ‘Sinema’dan ne bekliyorsunuz? Sinemayı nasıl algılıyorsunuz? gibi soruların cevabıyla paralel olarak değişkenlik göstermesine neden olur.

Yumurta dingin anlatımı ile izleyici farklı bir yerden kendine ekiyor. Abartısız, müziksiz, felsefik, az ama öz bir anlatımıyla, kurgu ve aksiyon beklentisi küçük olan izleyiciler için tam kıvamında bir film.

4 Şubat 2009 Çarşamba

Crystal Castles-Tell me What to Swallow

İyi bir grup ya da şarkı keşfettiğimiz zaman başımıza sağ elimizin yumruğuyla vurur misali kendimize ya da kadere kızdığımız anlar çok olur.Bennasılöncedenkeşfedemedimbunları? ya da bunlarbenibuncazamannasılkeşfedemedi? gibilerinden.

Beni bu vakitte buralara bişicikler yazdırtacak kadar etkileyen grup ya da daha çok onların miniminnacık şarkısı Kanadalı ama fazlaca ingiliz kokan Crystal Castles grubundan Tell me what to Swallow..Alice adındaki kızımız ile erkek bandkardeşi ...(adını bilmiyorum),tarihinide hatırlamadığım vakitlerde elektronik ya da '8bit electroniği' icra etmeye başlamışlar.8bitin tanımlamasına girmeden önce uzun zaman elektro müziğini özüme uymadığı gerekçesiyle uzaktan tanımışlığımla kaldığımı söylemek isterim.İnsan ilişkileri misali birini\ya da birşeyleri önyargıları sıyırıp yakından tanıma fırsatı vermenin önemini birkez daha anladım.Tabi bu yakından tanıma pat diye olmadı.Skins adlı dillere destan ingiliştineyçdıramamız sayesinde,çok da güzel bir sahnede grubun Alice Practise parçasını keşfetmiş bulundum.Çokçada playlistlerimde döndürdüğüm bu parça hakkında yazmak hep istedim hep istedim ama kısmet albümdeki son parçayaymış.


Şimdi bu grubun 2007 yılında çıkardıkları bir albümü-yine adını hatırlamıyorum-bir gece vakti baştan sona sırayla dinleyeyim dedim.8bit denilen olayı, çocukluğumuza darbe yapmış ateri oyunlarında çalan, annelerin kafa ütüleyici diye yaftalayıp tvnin sesini kıstırdığı,marionun atlamasına düşmesine ölmesine uçmasına büyümesine vb aktivitelerine de eşlik eden dijital seslerle yapılan dinlenesi müzik yaratımları olarak tanımlayabiliriz.Crystal Castles da sanırım bu dar üyeli janrın en iyilerinden.Derken albüme geri dönelim.16 şarkıdan oluşan albümü özellikle final zamanı,yorgunluk ve bitkinlikle dinliyorsanız 15 şarkı kafanızın tam anlamıyla anasını ağlatacak duruma getiriyor.Kesinlikle albüm kötü demek istemiyorum.Lakin gece vakti bu tür zamanlarda bu tür bir albüm dinleyince başınız biraz daha ağrıyor o kadar.Yine derken 15 şarkının sonuna geldim,artık yatayım derken 16. parça çalmaya başladı.Herhangi bir post-rock,ambient,dream-pop ezgisi duyup uçmaya başlayan ben böyle bir parçayı duyacağımı kesinlikle sanmadığım için şaşkınlıkla beraber kısa zamanda parçayla bütünleştim.8bit karışımı electro icra eden bir grubun yaratıcılık potansiyelinin ve şarkılarının arkaplanında 8bitin gürültüsü altında sıkışmış özünün birkez daha farkına vardım.8biti sevmediğimden değil ama bu kadar naif seviyelerde böylesi hoş ürünler verebildiklerini görüp de devamını istememek elde değil.


Sözlerine birkez baktım ama pek de önemi yok.Özellikle ambient müziğinde sözleri anlamamak ya da bilmemek sizin lehinize.Sigur ros'u anlamıyoruz da sevimiyo muyuz?Seviyorum çok seviyorum.Castles sizi de seviyorum.

TRANSSIBERIAN


Filmin kritiğine geçmeden önemli sayılabilecek bazı anekdotlar aktarmak yararlı olacaktır. Brad Anderson adını hiç duymamış olanların bir önceki filmi The Machinist(2004) ve yeni gözdesi Transsiberian'ı izledikten sonra, konuşulan ingilizce ve başroldeki Amerikalı yıldız oyuncular haricinde, mekân ve hâkim temada yoğun biçimde sezilen Asya-Avrupa atmosferi, yönetmenin memleketi hakkındaki tahminlerinin Amerika’dan daha doğuya kaymasını olası kılabilir. Biraz daha araştırma yapılıp yönetmenin doğma-büyüme ABD'li olduğu anlaşılınca durum daha şaşırtıcı olur.Vakt-i zamanında yüksek öğrenimini antropoloji ve Rusça dilinde yaptığını öğrendiğimiz yönetmenin,uzak kültür ve mekanlara olan ilgisinin kökeni hakkında da bazı ipucular yakalıyoruz.Brad Anderson'ı çoğunlukla The Machinist filminden hatırlayan izleyiciler ise,yönetmenin tarzına az biraz aşina olduklarından Transsiberian'ın gözlerden ırak Sibirya'da geçmesine,ve çok da başarılı bir atmosfer yaratmasına pek de şaşırmayacaklardır.

Yönetmen-kültür-film ilişkisinden biraz açılarak filme odaklanmak gerekirse, objektifte uçsuz bucaksız karlı vadiler ve trenlerin eşlik ettiği, özgür ruhlarının birleştirdiği 4 kişinin yolculuk hikâyesini görüyoruz. Bu sürükleyici hikâyeye başlamadan önce açılış sahnesinde Ben Kingsley'in canlandırdığı zeki ve karizmatik Ilya Grinko adlı Rus polisin cinayet sonrası CIAvari yerel bir şovunu izliyoruz. Grinko’nun narkotik detektifi olduğunu da öğrendikten sonra film boyunca devam edecek paralel bir faili meçhul bir cinayet ve uyuşturucu öyküsüne de başlamış oluyoruz.

Aktivist eşler Roy (Woody Harrelson) and Jessie (Emily Mortimer) kilise adına Çin'de gerçekleştirdikleri misyon sonrası gezilerini daha atraktif hale getirecek tren yolculuğu yapmaya karar verirler. Pekin’den yola çıkan tren Sibirya'yı aşıp Moskova'ya varacaktır. Birbirlerini gerçekten seven lakin aralarında bazı sorunların olduğu çiftimizin yalnızlıkları kısa zaman sonra yeni bir çiftin trene binmesiyle bozuluyor. Çiftin kompartıman arkadaşları olan son derece karizmatik Carlos ve güzel sevgilisi Abby, Roy tarafından sevindirici bir tesadüf olarak algılansa da Jessie için paranoyak modların başlangıcı olacaktır. Yeni çiftin şüphe uyandıran hal ve davranışları özellikle Roy’un mallığı ve sorumsuzluğu sonucu artacak, küçük bir gezi sonrası Carlos ve Jessie arasında umulmadık sonuçlar doğuracaktır.

Yönetmenin sanat hayatını derinden etkileyen bir isim Dostoyevski. Zaten filmin ilerleyen vakitlerinde de modern bir Suç ve Ceza dilemmasıyla karşılaşıyoruz. Bir asır sonra yine Rusya topraklarında hikâyenin yeniden vücut bulması hoş bir referans olmuş. Aslında yönetmenin bir önceki filmi Makinist’te de objektife aldığı kadraj yine bu dilemma üzerine kurulmuştu. Bu açıdan yönetmen için her ne kadar ‘tekrar ve kolaya kaçma’ gibi algılanma ihtimali olsa da mekânın alışılmadık yerlere ait olması, sade ve minimal çekimler, Rusya halkının en çıplak sosyal ve kültürel fotoğrafları hikâyeyi güzel bir çerçeve içine sokmuş.

Senaryo ve yönetmenlik açısından ikinci kilit isim Kafka desek, pek şaşırtıcı olmaz. Jessie’nin paranoyak, histerik hallerini seyirciye şüphesiz çok iyi yansıtan Emily Mortimer, yönetmenin Kafka dünyasından hayli beslenmiş. Lakin Jessie’nin özellikle Carlos karşısında duyduğu paranoyaklık ve verdiği tepki kanımca çok abartılı olmuş.

Dengeli ve yerinde öğelerle anlatılan gerek çiftler arasındaki duygusal ilişki gerekse cinayet, uyuşturucu ve suç hikâyeleri filmin ikinci yarısından sonra ortak bir noktada buluşuyor ve filmin sonuna kadar gerilimin ağırlık bastığı bir potada eriyor. Ortalama bir gerilim filminde bulunan sahne ve klişeler aralara serpiştirilse de hikâyenin sürükleyici yapısı ve yönetmenin görsel anlatım dili hikâyeyi daha orijinal kılmayı başarmış.

9 Kasım 2008 Pazar

en gerenn sahne!ler

En uyduruk,5.sınıf korku ve gerilim filmlerinde bile kafayı takıp,bilinç altına yerleştirecek sürüyle malzeme bulan ben,uzun zamandır kanla yoğrulmuş,her nevi et parçasının gözüme sokulduğu(afişlerinden itibaren) filmlerden uzak duruyorum.Artan yaşıma rağmen germe konusunda bana mısın demeyen bu rezil sahnelerin özneleri ise piranalardan,dev deniz canavarlarına,içine kötü ruh giren makinelerden,Batman'in Penguen'ine,uzaylılardan,King Kong'a bile varabilecek geniş bir yelpazeye yayılmış durumda.Bu tür sahnelerin üzerimdeki etkisi mide bulandırıcı yönüyle,hem psikolojik hem de fizyolojik olduğu için,'en geren sahne' sıralamam da küçük bir ayrım yapacağım.
İlk bölümde genel amacı izleyiciye 'korkacaksın' garantisi vermek olup ,gişe başarısını artırmak için de her türlü aracı meşru sayan;tematik bir yoğunluktan çok yüzeysel,iğrenç sahnelere sahip filmler arasından,çocukluğumun kurbanı olduğum 2 film birinciliği paylaşıyor.Bunlardan ilki 9 yaşında,tabi ki gece yarısı izlemiş olduğum çok kötü bir Steven King uyarlaması olan The Mangler(Mengene).Steven King'in kitaplarını dahi belli bir saatten sonra okuyamayan yine ben,çocukluğumun ilk büyük bilinçaltı yarasını bu filmle almışımdır.Kötü ruhun içine girdiği koskocaman,yürüyebilen mengenenin pençeye benzeyen aparatının,sert bir darbeyle erkek oyuncunun üst gövdesini alt gövdesinden ayırdığı sahne sonrası şokla koşarak tvyi kapamıştım.Bundan akıllanmayıp kısa bir süre sonra yine bir King uyarlaması olan 'O' yu izlemiş,lavabodan fışkıran kan sahnesi sonrası körpe beynime mengenenin yanında bir de palyaço korkusu eklenmiştir.Lise çağımın büyük darbesi ise mutlu bir bayram akşamında izle(yeme)miş olduğum Ghost Ship(Hayalet Gemi)'ten gelmiştir.Daha filmin ilk dakikalarında hızla çekilen elektrik yüklü kablo ile güvertedeki onlarca yolcunun(kısa boyluların kafalarından,uzun boyluların bel ve göğüs gibi yerlerinden) ikiye ayrıldığı sahne, birinciliği paylaşan ikinci film olmuştur.Yoğun bir mide bulantısının eşlik ettiği post-iğrenç sahne süreci küçük bir kanıya varmamda yardımcı oldu.Her iki filmin bir sahnesinin de özelliği olan insanların bir yerlerinden ikiye ya da daha fazla parçaya ayrılmaları,büyümüş halimde dahi kalıcı bir etkiye sahip oluyor.Bu yararlı bilgiyi de paylaştıktan sonra ikinci kategoriye de geçmeden bu kanıya bir sahne daha eklemek istiyorum.Paragrafın başında belirttiğim hiçbir sıfatı taşımayan,tamamen bir Amerikan bağımsızı Paranoid Park'tan bahsediyorum.En umulmadık bir anda karşıma çıkan,hızla geçen bir tren tarafından ikiye ayrılıp,ölmeyip bir de yardım isteyen adamın yer aldığı sahne sonrası daha çocuksu bir tepki verip çığlıklar atmıştım.Ummadığın taş da baş yarar diyerekten ikinci kategoriye geçmek istiyorum.
Aslında ‘en geren sahne’ lafını diyince aklıma gelen ilk şey Funny Games ya da Haneke arşivinden herhangi bir film olmuştu.Olabildiğince minimal yöntemlerle,kan ve benzeri araçları çok sınırlı kullanarak,çoğu zaman odak noktası olan cinayet ya da şiddet sahnesini ima yoluyla izleyiciye göstermesine rağmen tüm film boyunca gerilim havasını izleyicinin üstünden attırmayan yapımların sahibi Haneke,eğlendirmek için değil rahatsız etmek için bu yolu kullanıyor.Tüm filmleri için de spesifik bir sahne söylemek zor.Filmlerinin genel olarak baştan sona böyle bir hava taşıdığı için başka bir yönetmenden,başka bir örnek vereceğim.
Lars Von Trier’in Dancer in the Dark(Karanlıkta Dans)’ı.Filmin ilk yarısına doğru Björk’ün inanılmaz bir ustalıkla canlandırdığı Salma karakteri ile yakın komşusu Bill arasındaki tartışma sahnesi desem filmi izleyenlerin kafasında o sahne çoktan canlanmıştır herhalde.Çok acımasız bir iftira karşısında kalan Salma ile iftira-suç ilişkisini algılamaya çalıştığım sırada beklenmedik bir atmosfere giren film,bana nefes almayı unutturan nadir yapımlardan birisi olmuştur.Bu sahnenin devamında ise,Salma’nın Bill’i çelik bir kutu ile kafasına vura vura öldürmeye çalışması,ve bu sahnenin bir türlü bitmek bilmemesi zaten şoka girmiş olan beni,oturduğum yere zımbalamış,psikolojik olarak gerim gerim gerilen beni ağlama komasına sokmuştur.

6 Ekim 2008 Pazartesi

BROKEN ENGLISH(AŞKIN İNGİLİZCESİ)

Romantik komedi türü altında sayabileceğimiz filmlerin mutlu son ile bitmesi bilindik bir durum. Ayrılık ya da ölümle sonlananlar ise daha çok romantik dram çizgisinde kabul edilir. Eğlenceli bir sinema diliyle çekilmiş ‘Broken English’- pazara yönelik şahane çevirisiyle ‘Aşkın İngilizcesi’-,özellikle yalnız bayanlar tarafından yalnız başına izlenildiğinde pek romantik komedi olarak kabul görmese de, başı ve sonu itibariyle klasik yapımlardan sıyrılamayarak içinden umut fışkıran bir ABD bağımsız! romantik komedi tanımlamasına uygun düşüyor.
‘Broken English’ pek parlak olmayan sinema oyunculuğu kariyerine kamera arkasında devam eden Zoe R. Cassavetes’in, erkeklerde bir türlü aradığını bulamayan,30’lu yaşlarda mutsuz Nora’nın aşk ve sosyal yaşamını konu edinen ilk uzun metraj filmi. Nora’nın izleyenlerin gözüne ABD’nin ünlü ‘Sex and the City’ dizisinden fırlamış yeni bir karakteri gibi görünmesi büyük olasılık. Yalnız burada kahramanımız parlak bir kariyere sahip, en büyük amacı zengin, yakışıklı mükemmel koca profili olan hırslı bir bayandan biraz farklı. Küçük bir otelde oldukça sıkıcı bir işe sahip, çevresindeki yaşıtlarının mutlu beraberlikleri içinde sıkışıp kalan, korkaklığının, utangaçlığının ve sevgilisi olan erkeklerin kurbanı, sade bir bayan. Ancak ne Nora’nın karakter ve sosyal hayat profili ne de giydiği o vintage-indie karışımı kıyafetler(-NYC’nin üst katlarda yaşayan kariyer sahibi şehir kadınından oldukça farklı bir imaj çizen-)filmi orijinal, bağımsız bir romantik film kılmaya yetmiyor. Senaryosu da kendisi yazmış olan yönetmen, erkeklerle kalıcı ilişki kuramayan, hayatının aşkını bekleyen kurban Nora rolünü, Hollywood romantik komedi klişelerini ,‘bağımsız’ imajıyla bir güzel paketleyerek dramatize etmeye çalışmış. Yine de bayanlar tarafından (hele de Nora ile benzer bir kaderi paylaşan izleyiciler tarafından) izlenildiğinde, bu masum kadınsal hormonlar filmi şüphesiz daha iyi bir seviyeye çıkarıyor.
Klişeler demişken; yakın arkadaşların teker teker evlenirken sizin böylesi bir ilişkiye girememeniz, evde kalmış kız-kızının evlenmesini isteyen anne muhabbetleri, kadının genelde 3 örnekte gösterilen mutsuz-umutsuz aşk vakaları, hayatının aşkı ile oldukça tesadüfî (hani kadere bak ya! dedirtecek cinsten) şekilde karşılaşma sahnesi, aşkınızın sizin korkaklığınız yüzünden bitmesi ya da bitecek noktaya gelmesi, falcı kadının kehanetlerde bulunması, yıllardır çalışılan monoton işten çıkıp kendini keşfetmeye yabancı diyarlara gitmek ve günümüzün modern mekanı metroda aşk… Ortalama romantik komedi filmlerinin vazgeçilmezleri sulandırılarak ve bağımsız film renkleriyle boyanarak izleyicinin gözü de boyanmaya çalışılmış.

Parker Posey’nin, sorunlu hafif depresif Nora karakterini canlandırmadaki başarısı, yönetmen ve senaryonun yakalayamadığı başarı ile çelişse de; filmin büyük kurtarıcısı yine Posey oluyor. Melvil Poupaud,Julian karakterinde, kendisine fazla güvenen Fransız karizması ve bozuk ingilizcesi ile Norayı etkilediği kadar seyirciyi etkileyemiyor. Paris ise nerdeyse bütün klişeleriyle tekrar tekrar kullanılmış. Tutkulu, ilgili Fransız erkekleri, kâğıt torbalı pahalı mağazalar, sanat müzeleri, pahalı otellerin pahalı barları, fonda çalan Fransız ezgileri ve tabi Eiffel Kulesi bir ara kendinizi Fransa’yı tanıtan bir belgesel izliyor moduna bile sokabilir.
Yeterince bağımsızlaşamayıp, yakasını klişelerden kurtaramamış, beklentilerinizle ters orantıda keyif alabileceğiniz bir film olan ‘Broken English’ büyük umutlarla izlenmemesi gereken bir yapım. Dışardan bakıldığında festivaller için biçilmiş kaftan gibi dursa da bünyesinde ne sağlam bir senaryo ne de yönetmenlik barındıran filmin düşen maskesini Nora’nın başarılı bahtsız, melankolik rolü ve indie kıyafetleri kurtarmaya çalışıyor.Paris belgeseli izlemeyenler için de iyi bir alternatif yaratabilir!

DEN BRYSOMME MANNEN(SORUN YARATAN ADAM)



DEN BRYSOMME MANNEN(SORUN YARATAN ADAM)

Güzel bir eş, iyi bir iş, büyük bir ev, modernleşmenin insanoğluna hediye ettiği; mutluluğun kapılarını açacak 3 önemli anahtar. Nice insanın ölmeden önce elde edilmesi gerektiğine inandığı 3 altın kural da denilebilir. Hatta bunların sayısı ne kadar artarsa, insan mutluluğunun da o kadar çoğalacağına inanılır. İyi bir maaş, son moda ev dekorasyonları, düzenli bir seks hayatı, tüm vaktinizin size ait olduğu çocuksuz bir yaşam, vs vs... Kulağa hoş gelmediğini de söylemek pek inandırıcı olmaz. Kim böyle bir hayata sahip olmak istemez ki?

'Mutluluk' konusu yüzyıllar boyu insan zihnini meşgul etmiş, nice filozoflar üzerine nice teoriler üretmişlerdir; lakin mutluluk üzerine yapılan bu beyin fırtınası 20.yy’a kadar 'iş-eş-kariyer-para odaklı mutluluk' gibi bir sistem üzerine oturtulmamıştı. 'Daima ileri, daima şık, daima başarılı eşittir mutluluk' gibi bir formülasyon üreten modernleşme taraftarlarının, özellikle son 50 yılda dünya toplumu üzerinde kurdukları dolaylı hegemonya'ya yok demek absürd kaçar. Refah konusunda dünya sıralamasında oldukça iyi yerlere sahip Baltık ülkelerinin de 'İyi yaşa, mutlu ol' yazılı bayrağı göğsünü gere gere taşıdıkları da su götürmez bir gerçek. Burada da yönetmen Jens Lien, orta yaş ağırlıklı, gelir uçurumunun az olduğu, çoğunlukla mutlu bir nüfusu, objektifine yerleştirmiş; ortada mutsuz olunmayacak bir durum varken 'Sorun Yaratan(bir)Adam'ın sorunları üzerine yoğunlaşmış.

40 yaşındaki Andreas nerden ve nasıl geldiğini hatırlamadığı sahte bir cennet-şehir'e gönderilir. Ayağının tozuyla iyi bir iş ve iyi bir eşe layık görülen bu adam büyük ve güzel bir eve de sahip olunca mutlu insanların hayatına adapte olmaya, böylesi bir yaşama ayak uydurmaya çalışır. Lakin bu çabası yeterli olmayacak yaşa(ma)dığı hayatta ve çevresindeki insanlarda samimi, gerçek ya da doğru olmayan şeyler hisseder. Kendisine sürekli gülücükler içinde neredeyse 'Merhaba'dan başka bir şey söylemeyen, öğle yemeğinde birbirleri arasına koydukları tasarım dergisi üzerinden sohbet etmeye çalışan, arkadaşlarının his veya davranışlarına kayıtsız kalan iş arkadaşları, Andreas’ın ilgisini aksi yönde çeken ilk belirtilerdir toplumun hastalığına dair. En kişisel hislerin(seks, aşk ya da öpüşmek) bile ezberlenmiş senaryolar üzerinden şık takım elbiseler ile oynandığı bu trajikomik hikâyede, Andreas kaçacak yer bulamaz. Rastlantı sonucu tanıştığı bir adamı takip ederek; onu geçmişe, eski tatlara, çocuklara, gerçek yaşama ve samimi duygulara geri götürebilecek bir delik keşfeder. Modernleşmenin büyük vaatlerinin gerçekleşmediğini gören Andreas için tek kaçış yolu, bu deliğin ve güzel kokuların kaynağını bulmak olur. Çoğunlukla mutlu insanların yaşadığı bu evrende mutlu olmak istemeyen, sorun yaratan insanların cezası ise oldukça acımasız olacaktır.

'İyi senaryo+İyi yönetmenlik+İyi oyunculuk=Çok iyi bir film' diye başka bir formülasyon yapmak gerekirse 'Sorun Yaratan Adam' bu sıfatı fazlası ile hak ediyor. Norveçli yönetmen Jens Lien'in ikinci uzun metraj çalışması olmasına rağmen ilk yıllarının acemiliğine rastlanmıyor. Modernleşme ve beraberinde toplumda yarattığı yabancılaşma, bencilleşme, kayıtsızlık ve materyal temelli mutluluk arayışına yöneltilen sert eleştiriler, dolaylı ya da ince espriler yoluyla değil; oldukça absürd, çarpıcı ve direk bir anlatım diliyle gerçekleştirilmiş.

İlerleme, gelişme ve teknoloji adına ‘gelenek’ denilen kültürün üzerinden hızla geçilerek gerilerde bırakıldığı modern çağda Andreas’nın buruk hikâyesi pek de yabancısı olmadığımız bir durum. Milyonlarca insan arasında kendini yalnız hisseden, içinde bulunduğu yapıya dışardan bakıp kafasını kaşıyan, sahte kent yaşamını terk edip vahşi doğaya dönmek isteyen insanlar yok değil. Fazla düşünmeden ve sorgulamadan yığınlar içerisinde mutlu yaşamak da diğer alternatif. Andreas ilk seçeneği tercih ediyor, lakin ait olduğuna inanılan, yapışık kaldığı bu toplum istese de peşini bırakmıyor, gitmesine izin vermiyor. Ceza olarak ise istemediği o toplumu mumla arattıracak yeni bir diyara gönderiliyor. Ortaya her ne kadar karamsar, umutsuz bir tablo çizse de filmin asıl gücü buradan kaynaklanıyor. Hedefe çok az kala gerçek mutluluktan edilen bir adamın durumu, hayatın gerçekliğine denk geliyor.

Ne kadar gitmek, terk etmek istesek de gidememek, eleştirirken zamanla sistem tarafından absorbe edilerek eleştirilen tarafına geçmek çoğu insanın akıbeti oluyor. Mutluluğu doğru yerlerde aramak da böylesi bir akıbetin nedeni…

—Mutlu olman bizim için önemli!
-…?
—Yeni bir bilgisayar ya da sandalye istersen söyle…