<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536</id><updated>2011-07-08T01:02:54.836-07:00</updated><category term='uzak doğu'/><category term='aklım takıldı'/><category term='hollywood'/><category term='amerikan bağımsız sineması'/><category term='politika'/><category term='müzik'/><category term='darren aronofsky'/><category term='dosya'/><category term='the fountain'/><category term='dizi'/><category term='melankolik'/><category term='sinema'/><category term='arabesk'/><category term='clint mansell'/><category term='death note'/><category term='inceleme'/><category term='anime'/><category term='hayat var'/><category term='hafiftan ağırdan kafa yaranlar'/><category term='soundtrack'/><category term='reha erdem'/><title type='text'>muguetified</title><subtitle type='html'>In the mood of Unbearable Heaviness of Being</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>28</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-7613143677362603589</id><published>2010-09-14T20:58:00.000-07:00</published><updated>2010-09-14T21:40:56.822-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='melankolik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='reha erdem'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hayat var'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arabesk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aklım takıldı'/><title type='text'>Arabesk, Orhan, Reha.Sonrası yalan uleen!</title><content type='html'>Arabesk dünyasında en sevdiğim isim Orhan Gencebay olmuştur. Müzik zevkim gün geçtikçe ortak bir bedenden dört bir yana budaklanan dallar misali çok farklı yönlere gitse de Doğulu damarlarım müzik alanında da kendini sık sık gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumun önemli 'pastime' aktivitesi olan eski Türk filmlerini izlemek de gerek Türk Sanat müziğine gerekse de arabeske olan gayri-ihtiyari ilgimin temelini oluşturmuştur. Gayri-ihtiyari diyorum, malum kimi çevrelerde bir Emrah bir Kibariye dinliyorum demek ezici bakışların size yönlenmesine neden olabiliyor. Ben de oturup bütün gün Kibariye dinliyor değilim ya da Gencebay ama bir radyoda ya da bir filmde kulağıma çalınsa bu sanatçıların dertlerine ortak oluyorum ve dnlerken en az tapındığım parçalar kadar zevk alıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başa dönecek olursak arabesk dünyamız malum geniş ama alnının akıyla zamana direnen pek az isim var. Orhan Gencebay'da benim favorimdir. Özellikle parçalarının Türk Sanat müziğine yaklaştığı parçaları sanatsal açıdan da gözardı edilemez. Söz yazarlığı konusunda da bestekarlık kadar iyi iş çıkarıyor. Tabi ki eserlerinin sanat seviyesini ölçmek bana düşmez ama bir Ferdi Tayfur,Cengiz Kurtoğlu ve selefleri takımının fazlaca ağlamaklı yorumları karşısında Gencebay'ınkiler hemen farkedilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuya odak noktası olarak arabeske değinmemdeki neden geçenlerde Fazıl Say'ın bu konudaki yorumlarına tekrar rastlamam oldu. Modernleşirken geçmişini yaşanmamış farzeden kimi aydınlar gibi arabeske demediğini bırakmamıştı. Görüşlerine saygım sonsuz lakin bunun ne kadar da gereksiz bir açıklama olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Say beyefendi arabeske olan nefretini kusmuş, kusmuş da kendini rahatlatmaktan başka bir işe yaramamış. Amerika'da da benzer toplumsal bir tabakadan doğan caz müziğini yere göğe sığdıramaz kesin ama bizim toplumdan çıkan aynı durumu bir cehalet ucuzluk abidesi olarak yaftalar. İlginç insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanımlamak sınırlamaktır. Birşeylerin arasına saf,kesin çizgiler çekmek de bence sinik bir davranıştır-bir o kadar da gerçekten uzaktır. Türkiye ve Türkiyeli olmak konusunda da yıllar boyu gündemi meşgul eden bir 'Doğulu musun' 'Batılı mısın' sorusu var. Gerek coğrafi konum gerekse de siyasi tarihimiz nedeniyle hep arada kalan bir toplum olduğumuz aşikar. Sanki batılıyız desek bizi Avrupa Birliği, doğuluyuz desek Arap Birliği sınırları içerisine hapsedecek bir görünmez el var. Ama nedense hep net bir cevap peşindeyiz. Ben şahsen bu melezliğin bu sentezin bu eklektizmin tadını çıkarıyorum. Birbirine zıt o kadar farklı şeylerden hoşlanmamda da bu durumun etkisi olduğu zannediyorum. Dede Efendi besteleriyle derya denize dalıp Lady Gaga'nın Alejandro'suyla dans ediyorsam bence ülkemizin melez yapısı bunda etkilidir. Ben İngiltere'ye göre hem bir doğulu Afganistan'a göre hem batılı  Arabistan'a göre hem kuzeyli İzlanda'ya göreyse hem de güneyliyim. Herşeyden önce ben bir insanım. Ve insanın beslendiği kültüründen birşeyler alması hiç de utanılacak bir davranış değil. Fazıl bey beslenememişse biz napalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden Gencebay konusuna dönecek olursam. Reha Erdem. Post-modern çizgide gidip gelen günümüzün en iyi yönetmenlerinden. Bir önceki filmi 'Hayat Var'da kullandığı parçalar ise Gencebay ile olan bağlantısı. 90lı yıllarda arabesk piyasada patlamış ama diğer parçaları kadar popüler olamamış bir parça:Aklım Takıldı. Göreceli olarak fazlaca oryantal hatta oynak, sözleri açısından da pek de parlak olmayan bu şarkı bu filmin öyle bir yerinde kullanılıyor ki ben şahsen sanatsal uyumun zirvelerinden biri olan bu an karşısında gözyaşlarımı tutamadım.Filmde kullanılan diğer bir parça ise 80li yıllarda Mine Koşan tarafından yorumlanan 'Dert Bende Derman Sende'.İsminden çekmediği kalmamış küçük kız Hayat'ın izleyiciyi boğduğu bir sahnede arkada çalınan bu parça bence arabesk müziğin sanatsal açıdan tavan yaptığı durumlardan birisi oldu.Bu iki parçanın sanatsal açıdan film ile uyumu dışında beni etkileyen diğer durum bu filmi yapanın Reha Erdem olmasıydı.İzlediğim film 80lere ait ucuz bir yönetmenin elinden çıkmış olsa beni şu an düşündüğüm şeye sevketmezdi sanırsam. Sonuçta Reha Erdem bahsettiğim aydın!lardan çok daha fazla Avrupa görmüş birisi nerdeyse kültürel açıdan Fransız bile diyebiliriz. Bu avangardlığa rağmen böylesi gerçek ve samimi bir film yapıp arkaya da en az senaryo kadar gerçekçiliğe sahip arabesk kültürün parçalarını serpiştirmiş. Türkiye toplumunda varolmuş bir gerçekliği ucuz ve etik dışı olarak nitelemek yerine kendi sinemasal gücünün de etkisiyle bu parçaları sinema tarihinin en samimi en estetik sahnelerinin birer öğesi haline getirebilmiştir. Her ne kadar toplumsal olarak aşağılansa da arabesk müzik bence herkesin kalbini bir kerecik olsa da sıkıştırmış ya da zorla kabullenilen bir acı gerçeğin haykırılmasına neden olmuştur. O yüzden bazı gerçekliklere ayh ıyk diyerek imalı bakış atanlara selam ederim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmi izlemeden böyle kopuk kopuk etkisi olmuyor ama en azından şarkıları dinlemek için de koydum.İzleyenler ise tekrar bu şahane sahneleri izlesinler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object style="background-image:url(http://i1.ytimg.com/vi/tuRn6nsjnxQ/hqdefault.jpg)"  width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/tuRn6nsjnxQ?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/tuRn6nsjnxQ?fs=1&amp;amp;hl=en_US" width="425" height="344" allowScriptAccess="never" allowFullScreen="true" wmode="transparent" type="application/x-shockwave-flash"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object style="background-image:url(http://i3.ytimg.com/vi/JxmUlx7Cf9Q/hqdefault.jpg)"  width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/JxmUlx7Cf9Q?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/JxmUlx7Cf9Q?fs=1&amp;amp;hl=en_US" width="425" height="344" allowScriptAccess="never" allowFullScreen="true" wmode="transparent" type="application/x-shockwave-flash"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-7613143677362603589?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/7613143677362603589/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=7613143677362603589' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7613143677362603589'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7613143677362603589'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2010/09/arabesk-orhan-rehasonras-yalan-uleen.html' title='Arabesk, Orhan, Reha.Sonrası yalan uleen!'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-1395481470792582230</id><published>2010-09-14T16:52:00.001-07:00</published><updated>2010-09-14T21:38:21.367-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='uzak doğu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='death note'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dizi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='anime'/><title type='text'>Death Note</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TJAK4e1CtRI/AAAAAAAAAMc/PANdLcRnCkY/s1600/deathnote_13_640.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 245px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TJAK4e1CtRI/AAAAAAAAAMc/PANdLcRnCkY/s320/deathnote_13_640.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5516921508993348882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Adem'den bu yana insanoğlu ile kol kola evrimleşip kompleks bir boyuta giren suç unsuru popülerliğini hiç kaybetmemiş, insan doğasının kötü niyetli ve şiddete eğilimli olduğu iddiasının her daim somut göstergesi olmuştur. Yaratıcı zekânın nimetleriyle şekilden şekle giren suçların sahipleri ise kimi zaman cennetten kovulmuş; kimi zaman aslanlara yem olmuş; kimi zaman da diri diri kuma gömülmüştür. Aydınlanma ile başlayan hümanist açılım, modern devletin de kurumsallaşmasıyla suç ve ceza alanında ciddi düzenlemeler getirmiş, hukuk kuralları ve insan hakları temelinde yükselen adil bir ceza sistemini olası kılmıştır. Son yıllarda idam cezasının da yavaştan tedavülden kaldırılmasıyla gittikçe tekdüzeleşen ceza çeşitleri en azılı suçlular ile adi suçluları bile aynı mekân içerisine sokmuştur. Böylesi bir sistem de suç ve ceza terazisinin eşit ve adil olduğu konusunda kafada her daim soru işaretleri bırakmıştır. Bir hayatı yok eden ya da yaşanamaz hale getiren bir suçluya verilecek cezanın ne olacağı konusunda yargı ve ceza yasasının adil bir karar vereceğine şüpheyle yaklaşanlar da pekâlâ vardır. Ya dünyada adaletin var olduğuna inanmayanların, diğer taraftaki ilahi adaletle de pek enterese olmayanların ellerine "Ölüm Defteri" adlı büyük bir fırsat geçerse?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılında Tsugumi Ooba tarafından yazılan, serüvenine manga olarak başlayıp 2006 yılında tv dizisi haline getirilen Japon anime harikası "Death Note" odak noktasına suç ve ceza ilişkisi arasındaki ince ve sorunsal çizgiyi yerleştirip; suçun neden işlenildiğinden çok, nasıl engellenebileceğini kendisine tartışma konusu olarak seçiyor. Hikâye, tüm hayatı defterine ölecek kişilerin isimlerini yazmak ve poker oynamakla monotonlaşan ölüm meleği (Shinigami) Ryuk'ün sırf atraksiyon amaçlı defterini insan dünyasına düşürmesiyle başlıyor. Defteri bulan şanslı(!) kişi ise Einsteinvari hayli yüksek bir zekâya sahip, küçük yaşına rağmen kariyeri bol ödül ve başarılarla yükselen lise öğrencisi Light Yagami oluyor. Günden güne yükselen suç oranı ve dünyanın kötüleşmesi karşısında küçük vicdanı rahat etmeyen, sosyal sorumluluk bilincine sahip kahramanımız, bu dünyada var olmadığına inandığı adalet ve iyiliği kendi inisiyatifiyle yaratmaya çalışacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk başta "Ölüm Defteri"ni ciddiye almasa da kısa sürede ona büyük bir vatandaşlık misyonu yükleyen Light, ilk olarak yaşadığı Tokyo'daki hapishanelere odaklanır. Defterine yazdığı kişilerin ölebilmesi için tam isimlerine ve yüzlerini görmeye ihtiyaç duyan Light, günlük gazetelerde ve TV haberlerinde adeta suçlu avına başlar. Özel bir ölüm şekli yazılmadıkça deftere ismi yazılan suçlular kalp krizi geçirerek ölmektedir. Kısa sürede yüzlerce suçlunun ölmesi tüm dünyada sansasyonel bir durum yaratır. Light'nun tahmin ettiği gibi suç oranında da azalmalar görülür Kimliğini saklayarak Azrail görevini üstlenen Light, tartışmaların odak noktasıdır ve halk arasında Kira olarak anılmaya başlar. Kimine göre dünyada mutluluk ve iyilik getirecek olan bir kahraman; kimine göre ise suçlu bile olsalar her şeyden önce birer insan olan mahkûmları öldüren ve ölüm cezasıyla suçlanması gereken bir katildir. Yaptığı şeyin ahlaki olarak yararlılığına inanan ve önüne çıkan her engeli-suç işlememiş masum insanlar bile olsalar- öldürmeye başlayan Light, "Ölüm Defteri"nin sırrını saklı tutmayı başarır taa ki birisi sahneye çıkana dek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ergen çocuk psikolojisini en iyi kim anlayabilir? Tabi ki aynı yaştaki diğer bir ergen. Light'nun kıvrak zekâsıyla yarışacak, onun davranış psikolojisini çözerek bir sonraki adımını tahmin edebilecek dizinin diğer kahramanı "L", varoluş amacını Kira'nın deşifre edilip adalete teslim edilmesi olarak belirleyecektir. Dünyada Interpol'ün bile çözemediği en çetrefilli davaları bile nev-i şahsına münhasır stratejileriyle apaçık eden L de güvenlik ve prensip bakımından kimliğini saklamaktadır. Kısa süre içinde yan yana gelecek olan L ve Light'nun zekâlarıyla insanı mest eden şovları iki cambazdan birinin ipten düşmesiyle sonuçlanacaktır lâkin hikâye burada bitmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar Light ve L yaş, zeka ve davranış bakımından tıpkısının aynısı konumunda olsalar da suç ve ceza nosyonlarına bakış açıları bir hayli farklıdır. Öldürdüğü suçluların insanlara ibret olacağı düşüncesiyle kısa zamanda kurmayı planladığı suç ve kötülükten arındırılmış yeni bir dünyanın efendisi olmayı amaçlayan; zeki ve yakışıklı olduğu kadar şukela ve hırslı da olan Light tüm insanlık adına yararlı olarak gördüğü sonuç uğruna ahlaksız yolları meşrulaştıran Machiavellian tarzı bir düşünce yapısına sahiptir. Light'nun tek ve en büyük rakibi L ise sonuçlardan çok sürecin adil ve insancıl olmasına dikkat eden, Light kadar zeki ama bir o kadar dağınık ve absürt bir tarza sahiptir. Seri katil olarak gördüğü Kira'nın adaletin yüce ellerine teslim edilip idam cezası ile çarptırılması gerektiğine gönülden inanan L acaba hedefine ulaşabilecek midir? Yoksa Light'nun ayakları altına alınıp yeni dünyanın efendisinin kölesi mi olacaktır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20'şer dakikalık 37 bölümden oluşan "Death Note" ilk bölümünden final bölümüne kadar zeka ve yaratıcılık dolu diyalogları ve sofistike kurgusuyla izleyicinin kafasını bir an olsun bile boş bırakmayan bir yapım. Karakterler her ne kadar boya kalemleriyle yaratılmış olsa da kısa zamanda anime sınırlarını aşıp, zihinlerde ete kemiğe bürünüyor, izleyiciyle duygusal bir ilişki kuruyor. İlginç bir konuyla süper bir başlangıç yapıp birkaç bölümden sonra saçmalayıp kendi kendini imha eden bazı yapımların aksine, Death Note her bölümde yan kahramanlar, ölüm defterinin yeni kuralları ve dallanıp budaklanan enteresan hikâye kurgusuyla kendini sürekli yeniliyor. Kanımca sinema ve tv tarihinin en kaliteli yapımlardan birisi olarak adlandırılması abes kaçmayacak bu yapım, küçük, çalışkan ve de zeki insanların diyarı Japonya'ya bir kez daha sevgi, saygı ve hayranlık içinde bakmamıza neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PS:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-37 bölümün sonunda diziyi, dünya çapında kazandığı başarı sonrası beyaz perdeye taşıyan yapımcılar maalesef aradıklarını bulamamışlardır. Dizinin tamamını kısa bir süreye sıkıştıran yapımı şahsım henüz görmese de görmek de istememektedir. Light, L ve ileriki bölümlerde tanışacağınız Misa Misa'nın çizgilerde yaşatılması gerektiğine inanaraktan filmi izleme şansına(!) erişmiş dostların ağzından da pek hoş şeyler duymamaktayım. Ki illaki izlicem derseniz paşa gönlünüz bilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-Ben anime sevmem, ayhh, ıyhh, o ne bee çocuk işi diyip burun kıvıranlara sözüm. Bu sözlere bizzat şahit olmuş bir şahıs olaraktan (ben de öyle demiştim ayrıca) böyle diyenlerin 2 bölüm sonra tövbe çekip Death Note diye diye nirvanaya ulaşmalarına da tanıklık etmişliğim vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-Jenerik müziğine istediğiniz her şeyi söyleyebilirsiniz. Cidden çok çok kötü:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-L mi Light mu diye sorarsanız şahsıma sapına, pazara ve mezara kadar "L" derim... Candy'nin yavuklusu Terry'den sonra 2. anime aşkımdır kendileri...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-1395481470792582230?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/1395481470792582230/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=1395481470792582230' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/1395481470792582230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/1395481470792582230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2010/09/death-note.html' title='Death Note'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TJAK4e1CtRI/AAAAAAAAAMc/PANdLcRnCkY/s72-c/deathnote_13_640.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-8124560965115657670</id><published>2010-09-14T16:00:00.001-07:00</published><updated>2010-09-14T21:41:38.348-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='darren aronofsky'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='amerikan bağımsız sineması'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='clint mansell'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='soundtrack'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='the fountain'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_-phLL1dI/AAAAAAAAAL0/uFnpt419T4s/s1600/Clint%2BMansell.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 235px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_-phLL1dI/AAAAAAAAAL0/uFnpt419T4s/s320/Clint%2BMansell.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5516908057785521618" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Küçüktüm ufacıktım bir film izledim ve Clint Mansell'le tanıştım. O zamanlar Britney ve Backstreet Boys'un popidik şarkılarıyla özümü keşfetmeye çalışırken sayko İngiliz yapımı “The Hole” (Naomi Watts'ın da oynadığı aynı isimli korku-gerilim filmiyle karıştırmayın) filmini izlerken jenerikte çalan elektronik parçaya aklım fena takılmıştı. VCD’nin sonunda parçanın "The Hole Main Theme" olarak Clint Mansell'e ait olduğunu öğrensem de ne interneti ne de bilgisayarı olan ben bu nadide eseri filmi başa alarak dinlemek zorunda kalmıştım. Yaklaşık 2002 yılının sonlarına tekabül eden bu zaman diliminden günümüze Clint Mansell aşkım böylece başlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamana dek klasik müzik bilgim Vivaldi'nin "Four Seasons"ı ya da Mozart, Bach gibi bestecilerin birkaç eseri ile sınırlıydı. Bunlara ilâveten Levis'ın "Freedom to Move" adlı reklam kampanyasında kullandığı Handel'in "Sarabende in D Minör" parçasını da favori listeme eklesem de bu zamana kadar klasik sanatçılara hep mesafeli olmuşumdur. Lakin yaylılar ve piyano eşliğinde çalınmış ambient, post-rock ya da minimal film score'larına hele de dark-elektro tonlarıyla süslenmişse bir o kadar da kanım ısınmıştır. O yüzden Clint Mansell'i yazmayı konu edinmiş biri olarak ne klasik müzik aşığı ne de bu sınırlı bilgisiyle bilmişlik yapıp modern klasik müzik böyle yapılır imajı vermek istemem. Bu yüzden Clint Mansell’i "contemporary composers" olarak adlandırılan janrı yüz akıyla temsil eden nadide adamlardan birisi olarak addetmemde bir sakınca görmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiliz gülü Clint Mansell müzik dünyasına 1986 yılında kurulan "Pop Will Eat Itself" adlı elektronik-punk grupta gitarist ve ön vokal olarak başlamış, bu grup 1996'ya kadar da aktif olarak devam etmiş. Bu sıralarda Darren Aronofsky de ilk filmi "Pi"yi çekme planları yaparken bir arkadaş vesilesiyle Clint Mansell ile tanışmış ve ona filmin müziklerini yapmayı teklif etmiş. Üç parçasıyla filmin soundtrack albümünde yer alan Mansell filmin müziklerini yaparken 1978 yapımı “Halloween” ve 1989 yapımı “Iron Man” filmlerinden etkilendiğini; parçaların karanlık punk-rock ve endüstriyel taraflarının yanı sıra modern film müziklerinde özlediği şeyin muhteşem tunelar olduğunu ve “Pi”de de bunu yakalamaya çalıştığını ifade eder. Günümüze kadar devam edecek olan bir elmanın iki yarısı Aronofsky - Mansell birlikteliği de böylece başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Clint Mansell eskaza Darren Aronofsky ile tanışmayıp “Requiem for A Dream OST” adı altında Clint Mansell parçalarına rastlanılmasaydı bu dünyada neler değişirdi hayal edin. Birçok Hollywood filminin orijinal score'larını hacılayıp arka plana yerleştirip reyting yükseltmeye çalışan TV kanalları ne yapardı bir düşünün. Özellikle “Requiem for a Dream” soundtrack albümünün gözbebeği olan "Lux Aetarna" parçası olmasaydı Show TV ve ATV haber bültenleri ne hale gelirdi ben şahsen hayal edemiyorum. Ulusal sınırlar dışında ise orkestral versiyonuyla “Yüzüklerin Efendisi: İki Kule” ve “Avatar” da dâhil olmak üzere “Sunshine”, “I'm Legend”, “King Arthur” gibi popüler yapımların fragmanlarında (Ne Clint Mansell ne de Darren Aronofsky tarafından istenmese de neredeyse zorla kullanılmış) ayrıca PC oyunlarından, spor müsabakalarına, sirklerden TV dizilerine kadar sayısız yerde de kullanılan bu parça ve genel olarak albüm şüphesiz filmin de ününü aşarak popüler kültürün kült bir parçası haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mansell'in “Pi”den sonraki çalışması olan bu albümün ilk özelliği filmde kullanılan tüm parçaları kapsamasıydı. "Summer", "Fall" ve "Winter" başlıkları altında oldukça karanlık ve trajik bir hikâyeye eşlik eden parçalar “Pi”nin soundtrack’inden farklı olarak elektronik tınılardan çok kendini yaylıların egemenliğine bırakmıştı. Tüyleri diken diken etme yeteneğine sahip solo keman ve çello tınıları filmin ağır havasıyla bütünleşince ortaya inanılmaz bir şölen çıkmıştı. Müzik felsefesi olarak "ritim, bas ve melodi" denklemini benimseyen Mansell orkestra versiyonu yerine solo yaylıları tercih etme nedenini de solonun daha insancıl, daha üzücü ve duygusal olmasıyla açıklıyor. Bu parçaların filmle bu kadar iyi gitmesinin önemli bir sebebi de kuşkusuz kimler tarafından çalındığıydı. Bestecisi Mansell olmasına rağmen Amerikan'nın ünlü modern klasik müzik dörtlülerinden "Kronos Quartet" tarafından yorumlanan albüm aynı zamanda son zamanların en iyi performans örneklerinden de birisi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 yılına kadar farklı yönetmenlerle çalışan Mansell, çoğu zaman kendine ait bir albüm yapmak yerine filmlerin soundtrack albümlere birkaç şarkıyla katkıda bulunmuştur. Yukarda bahsettiğim “The Hole” filminin tema parçası olarak düzenlenen şarkı da Mansell'in dark-elektro günlerine adeta bir selamı olmuştur. Bunun dışında “Abandon”, “Murder by Numbers”, “Sahara” gibi gişe filmlerinin albümlerini hazırlasa da bu albümler, “Requiem for a Dream” seviyesinde bir başarıya nail olamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir elmanın iki yarısı diye nitelendirdiğim bu iki büyük adam, bir diğeri olmadan yaşayamıyor gibi. Birisi görüntülüyor, diğeri besteliyor ve ortaya her zaman nefis bir melez çıkıyor. Daha önce Darren Aronofsky hakkında bir inceleme yazısında Aronofsky filmlerini betimlerken şöyle bir cümle kullanmıştım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Doğanın giz kilidini açacak anahtarların peşindeki bilim adamları, kimi zaman Tao’nun kimi zaman pozitif bilimlerin rehber olduğu araştırmalar, gerçek-hayal ya da rüya arasında gidip gelen, efsane ve mitlerle beslenen insan zihni ve bedeninin büyülü yolculuğu, kimi zaman aşktan kimi zaman uyuşturucudan acı çeken sevgililer; ya da ölüm ve ölümsüzlük üzerine sorulmuş soruların cevabını arayış… "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aronofsky filmlerinde bu gibi dertlerle uğraşırken bu ağır süreçte ona en çok yardımı yapan da şüphesiz Clint Mansell'dir. Birbirlerinin dilinden anlayan bu iki usta en başarılı meyvelerini de beraber çalışarak vermiştir. İlk iki yapımdan sonra üçüncü beraberlik ise 2006 yılında çekilen "The Fountain" filminde olacaktır. Benim için hem sinematografi hem de müzikal manada anlatması en zor yapımlardan birisi "The Fountain". İnanılmaz bir görsellik Mansell besteleriyle sinematografinin tavanına vurmuştur. Albüm yine elektronik öğelerden uzaktır. Tekrarlarla vurgulanan samplelar yaylıların ve piyanonun minimal tonları ve kimi yerde davula benzer yerel enstrümanların uyarıcı sesi ile seyirciye unutamayacağı bir şölen yaşatır. “Requiem for a Dream”in soundtrack’inde olduğu gibi bu albüm de Kronos Quartet tarafından yorumlanır. Mansell ve Aronofsky bu grubu dünyanın en iyisi olarak niteler ki doğru söze ne hacet... Kronos Quartet'nin yanında Mogwai de albümün performansında katkıda bulunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“The Fountain” sonrası 2006 yapımı “Smokin' Aces” filminin soundtrack’ine Mansell "FBI", "Dead Reckoning" ve "Shell Shock" adlı üç parçasıyla katkıda bulunmuştur. Bu parçalarda da iyi melodi, iyi bas ve iyi ritim üçlüsü kendini hissettirmiş, hem hüzünlü hem de güçlü bir sound olarak akıllarımızda kalmıştı. Bu üç şarkıda God is an Astronaut ve God Speed You Black Emperor esintileri olduğunu da ekleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılında Aronofsky diğer üç filminden oldukça farklı bir yapımla karşımıza çıkar. Eski bir boksörün hüzünlü yaşamından kesitler içeren filmin soundtrack’inde yine bir sürpriz olarak Clint Mansell'i tek şarkıyla görürüz. Slash'in gitarıyla eşlik ettiği Mansell parçası tema şarkısı olsa da filmde eski popüler rock şarkıları daha ön plana çıkar. Birbirlerinden bağımsız olamayacağını düşündüğümüz bu iki isim “The Wrestler”da küçük bir ayrılık yaşasa da bu durum, birbirlerinden bağımsız işler yapsalar dahi pekala iyi işler başardıklarının da kanıtıdır. Yine de alışılmış Aronofsky dramlarında Mansell imzasını görmek de hayranlarını her daim mutlu edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak Mansell, bilim-kurgu janrında kendinden oldukça söz ettiren İngiliz Bağımsız Film Ödülleri'nde "En İyi Bağımsız Film" ve Bafta ödüllerinde de "En İyi İlk Film" ödülünü alan "Moon" filminin soundtrack’ini hazırlamıştır. Klostrofobik bir ortamda kimlik sorunu yaşayan bir astronotun dramını şüphesiz Mansell'den başkası bu kadar iyi yansıtamazdı. “The Fountain”ın soundtrack’indeki gibi bu albümde de sample tekrarları çok sık görülür; ve bu samplelar parçalardaki gizemli tonlarla birleşerek trip-hop'a hafiten göz kırpmaktadır. “Welcome to Lunar Industries” adlı parçasıyla bizi de bu karanlık hikâyeye davet eden Mansell, yine Aronofsky'den bağımsız bir iş yapmış; ama parçalarındaki gizem, dram ve hüzün alışılmış kalitesini korumuş, son dönemlerin en iyi soundtrackler’inden biri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görsel imgeyi notalara dökmek… Clint Mansell bunu başaran nadir bestecilerden birisi. Biz onu Aronofsky yapımlarıyla tanıdık, sevdik, hatta taptık. Mansell mi Aronofsky filmlerini adam ediyor; yoksa Aronofsky filmleri mi Mansell ezgilerini ilahlaştırıyor, bunu kestirmek zor. Ama beraber de olsalar, bağımsız işler de yapsalar her zaman ortaya takdir edilesi eserler çıkarmayı başardılar. Yine de kanımca çoğu hayranı -ki buna ben de dâhilim- yarım elmalar yerine kıpkırmızı bol sulu leziz mi leziz bir tam elma yemeyi tercih eder. Pamuk Prensesin yediği gibi insanın boğazında kalan; ama farklı olarak bir yandan acı verirken diğer yandan ruh ve bedende eşsiz bir tat bırakan elma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnot: Yeni başlayanlar için Clint Mansell - “The Hole Main Theme”, “Death is Road to Awe”, “Lux Aetarna”, “Welcome to Lunar Industries”, “Shell Shock”…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lastfmvari bir benzerlik yapacak olursak da; eğer bu isimleri seviyorsanız Mansell’i de seveceksiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Philip Glass, Yann Tiersen,  Zbigniew Preisner, God is an Astronaut, Mogwai, Erik Satie&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-8124560965115657670?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/8124560965115657670/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=8124560965115657670' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/8124560965115657670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/8124560965115657670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2010/09/kucuktum-ufacktm-bir-film-izledim-ve.html' title=''/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_-phLL1dI/AAAAAAAAAL0/uFnpt419T4s/s72-c/Clint%2BMansell.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-7184634122705734103</id><published>2009-04-04T15:29:00.001-07:00</published><updated>2009-04-04T15:36:40.151-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='darren aronofsky'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='inceleme'/><title type='text'>THE WRESTLER</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdffaR1iSaI/AAAAAAAAAKg/4zo8Eaw8wfg/s1600-h/TheWrestler-Guresci-2008-2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320967127319071138" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 216px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdffaR1iSaI/AAAAAAAAAKg/4zo8Eaw8wfg/s320/TheWrestler-Guresci-2008-2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Doğanın giz kilidini açacak anahtarların peşindeki bilim adamları, kimi zaman Tao’nun kimi zaman pozitif bilimlerin rehber olduğu araştırmalar, gerçek-hayal ya da rüya arasında gidip gelen, efsane ve mitlerle beslenen insan zihni ve bedeninin büyülü yolculuğu, kimi zaman aşktan kimi zaman uyuşturucudan acı çeken sevgililer; ya da ölüm ve ölümsüzlük üzerine sorulmuş soruların cevabını arayış… Aronofsky uzun süren bir gecenin karamsarlığından sonra The Wrestler ile çok daha anlaşılır,çok daha eğlenceli ama bir o kadar da iyi.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;1998 yılında ilk uzun metraj filmi ve aynı zamanda üçlemesinin ilk ayağı olan "Pi" ile sinema dünyasına bağımsız bir giriş yapmış olan Darren Aronofsky, 2 yıl aradan sonra “Requiem for A Dream”(Bir Rüya İçin Ağıt)’i çekerek bağımsız bir sinema anlayışının etki alanını aşmış, üçlemenin son halkası “The Fountain” (Kaynak) ile kült mertebesine ulaşmış yönetmenliğini bir kez daha kanıtlamıştır. 3 filmin de kendi alanlarında izlenesi başyapıtlar olmasını sağlayan şüphesiz yönetmenin senaryo ve çekimlere hem anlamsal-felsefi manada hem de görsel manada sağladığı derinlik olmuştur. Seyirciyi izlerken yoran, rahatsız eden Aronofsky dramları, kolay tüketilmez; aksine seyirciden büyük bir beklenti içindedir yeterince anlaşılmak için. Filmin bittiği yerde asıl sorular başlar-yaşam, ölüm, aşk, kader ya da bilime dair. Seyirci bunlar üzerinde kafa yormadıkça film de o kadar uzaklaşır onlardan, kendini anlaşılmazlık kabuğuna çeker. Aronofsky’nin üçlemeyi oluşturan bu karanlık-haylaz ama bir o kadar bilge dramlarına alışmışken, yönetmen seyirciyi daha renkli, anlatım açısından daha sade bir yapımla selamladı. Üçlemeler sonrası derin bir nefes almak istediğini belirten Aronofsky yeni filmiyle de farklı bir kulvara girdiğini söylüyor. Yönetmenin eski tarzına alışmış seyirci için hayal kırıklığıyla sonuçlanabilme potansiyeli yüksek riskli bir yapım “The Wrestler”. Ama sonuç hiç de tahmin edildiği gibi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdffqTaa2uI/AAAAAAAAAKo/8SczymtNcq4/s1600-h/the-wrestler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320967402620115682" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 238px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdffqTaa2uI/AAAAAAAAAKo/8SczymtNcq4/s320/the-wrestler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Türkiye’de kimi kanallarda hala Amerikan güreşi maçlarına rastlamak mümkündür. Birkaç dakika takılıp izledikten sonra güreşin gerçekten doğaçlama bir dövüş mü yoksa tiyatroyal sahnelerle süslenmiş bir şov mu olduğu konusunda birçoğumuz şüpheye düşmüşüzdür. Spordan daha çok komik, absürt ve vahşi sıfatlarını fazlasıyla hak eden bu tuhaf şey 80’ler Amerika’sının vazgeçilmezlerinden olmuştu. Gençlik dönemleri aynı yıllara rastlayan yönetmenin de bu spor-şovlar favorilerindenmiş ta ki hakkında bir film yapmaya varacak kadar. Sporun eski popülaritesini yitirmesinden kaynaklanan eski güreşçilerin karşılaştığı başlıca aile, ilişki, sağlık ve para sorunlarına odaklanmak isteyen yönetmen için The Wrestler projesi -hele ki karanlık bir üçlemeden sonra- taze bir nefes niteliğinde herhalde biçilmiş kaftan olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;80’lerin kurgusal güreşçisi dillere destan Randy “The Rom” Robinson(Mickey Rourke) artık 55 yaşında yaşlı bir adamdır. Küçük çaplı maçlara hala çıksa da kalbinde oluşan rahatsızlık sonrası ringlere veda etmesi gerekir. Her ne kadar istenmeyen bir karar olsa da güreşçimiz sağlığını tehlikeye de atmak istemez. Kendine süpermarkette bir iş bulur, arasının bozuk olduğu kızıyla (Evan Rachel Wood) da iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Bu süreç içinde güreşçinin sürekli gittiği striptiz kulübünde samimi hisler beslemeye başladığı orta yaşlı striptizci Cassidy (Marisa Tomei) ile ilişkisine de tanık oluruz. Hayatını büyük ölçüde ringler üzerinde inşa etmiş olan Randy bu hayatından vazgeçmesine karşılık normal hayatta hem kızı hem de Cassidy ile yeni bir sayfa açmaya çalışır. Bir zaman sonra iki hayat arasında seçim yapmaya zorlanan güreşçi yeni bir hayat için uğraşına devam mı edecektir ya da ölümü göze alıp gerçek hayatına-ringlere geri mi dönecektir?&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdff_I8xjaI/AAAAAAAAAKw/--9qBXvem_Y/s1600-h/DarrenAronofskyTheWrestlerRR04.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320967760588672418" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 253px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdff_I8xjaI/AAAAAAAAAKw/--9qBXvem_Y/s320/DarrenAronofskyTheWrestlerRR04.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sıradan karakterler, küçük yaşamlar ve küçük laflar bağımsız bir sinema anlayışıyla birleşince seyirciye samimi duygularla özenle pişirilmiş bir ev yemeği tadını verir. Aronofsky her ne kadar filmlerinde oynattığı popüler oyuncular (Hugh Jackman, Jared Leto, Rachel Weisz…) kimi zaman çalıştığı yapım şirketleri (The Fountain-Warner Bros) ve filmlerindeki pahalı görsel efekt sahneleriyle Hollywood’a yakın dursa da üzerinden hiç atmadığı o bağımsız duruşu aradaki farkı ortaya koyar. The Wrestler’da da oyuncular arasındaki doğal ilişkinin sağlanması ve sade diyaloglar, mavi-yeşil renklerin süzgecinden geçmiş hareketli kamera çekimleri filme tam bir bağımsız havası katarak samimi ve gerçekçi bir öykü yaratmış, ilk andan itibaren seyirciyi filmin içine dâhil edebilmiştir. Özellikle Mickey Rourke’un fiziksel görünüşü ve güreş performansları bunun bir film için rol icabı yapıldığına inanmayı güçleştirmiştir. Kendisini aktör olarak tanımayan izleyiciler için kendi hayatını oynayan eski bir güreşçi söylemi, tutması olası 1 Nisan şakası niteliğinde bile olabilir. Rourke’dan bahsetmişken bu performans için uzun sarı saçlarına kaynak yapıldığını da söylemek de fayda var.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Filmi sahici kılan diğer bir unsur da aslında senaryo ve temanın kendisi olmuş. Özellikle kendi ülkemizde Yeşilçam’ın daha çok 2. rollerde kalmış eski sanatçılarının günümüzde ciddi maddi ve manevi sıkıntılar içinde ortaya çıkmaları tvlerde sık karşılaştığımız bir durum. Herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmayan sanatçıların içine düştüğü vaziyet, sosyal güvenlik kavramının yerlerde süründüğü ABD gibi bir ülkede daha içler acısıdır. Ağırlıklı olarak gösteri sektöründe karşılaşılan hem maddi hem manevi olarak varlıktan yokluğa düşüş başta Amerikan toplumu olmak üzere global olarak da yabancısı olunmayan bir hikayeyi anlatır. Bu açıdan da “The Wrestler” kısa zamanda hikâyeyi nefes alan bir organizma içine sokan, belgesel kıvamında sürükleyici bir seyir yaşatır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfgQlvpiPI/AAAAAAAAAK4/Ein6HGiFsos/s1600-h/marisa-tomei-in-una-sequenza-del-film-the-wrestler-84247.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320968060376025330" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 240px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfgQlvpiPI/AAAAAAAAAK4/Ein6HGiFsos/s320/marisa-tomei-in-una-sequenza-del-film-the-wrestler-84247.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Mickey Rourke’un sinema tarihinde bahsi geçecek nadir performanslarından birine sahip olduğu yadsınamaz bir gerçek. Rourke için 10 üzerinden 10’u kesinlikle hak edecek bir puanlamadan sonra, Rachel Wood’un da kısa rollerinde kalıbına uyan ve yerinde bir oyunculuk sergilediği söylenebilir. Marisa Tomei ise orta yaşlı bir striptizci olarak fiziken boyundan büyük bir işe kalkışmış ama hakkını ver(e)memiş diyen çıkmaz kanımca. Lakin bulunduğu sahnelerin büyük çoğunluğu ya yarı-çıplak ya çırılçıplak ya da direğe tırmanır halde olduğu için iyi bir karakter oyunculuğu yapmış, göze çarpan bir yardımcı kadın oyunculuğu vardı demek zor. Bunun yerine iyi bir striptizci olmuş demek daha yerinde olur. Tomei’nin bu karaktere kattığı çok fazla bir şey olduğunu sanmıyorum, sonuçta Hollywood ya da Avrupa’dan güzel vücutlu birçok orta yaşlı kadın oyuncunun altından fazlasıyla kalkabileceği bir rol olduğu aşikâr.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Aronofsky çoktan üstündeki yas kıyafetlerini çıkardı ve yeni bir başlangıç için kolları sıvadı. Gelecek projesi Robocop’da bu değişimin diğer bir kanıtı. Seyirciye elinde orağıyla mutlu mesut kafaları kesen, kalplere acı tozları serpen yönetmen olarak kendini tanıtan Aronofsky böyle devam ederse eski hali mumla aranır mı şimdiden söylemek zor hele ki The Wrestler’ı değerlendirirsek bunu söylemek daha çok zor olur. Sürekli aynı konuları döndür dolaş işlemektense çeşitli konular, farklı tarzlar yönetmeni daha usta yapar tezine umutla sarılıp, at gözlüklerini çıkarırsak aynı dozda bu yeni filmlerden zevk alınacağını söyleyebilirim. Seyirciye lafım “Ön yargıları kıralım, Aronofsky yapacağını bilir…” derken; yönetmene sözüm “Derin sularda yüzmeyi zaten çok iyi biliyorsun bu kadar sığlara gelip de karizmayı boşa dağıtmaya gerek yok!” demekten de kendimi alamıyorum Robocop projesini düşünerekten.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Not: Son sekanslarda çalan Guns and Roses’ın dinlenesi muhteşem yorumu “Sweet Child of Mine” güreşe karşı en kızsal önyargıları kırarak ringlere fırlama dürtüsünü harekete geçirdiğinden ona saygım büyük. Çok gaz olan bir parça, çok gaz bir yerde çalarak sahneyi de unutulmaz yapmış. Yedim, doydum ellerine sağlık Darren'cığım.&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdffqTaa2uI/AAAAAAAAAKo/8SczymtNcq4/s1600-h/the-wrestler.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-7184634122705734103?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/7184634122705734103/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=7184634122705734103' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7184634122705734103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7184634122705734103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/04/wrestler.html' title='THE WRESTLER'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdffaR1iSaI/AAAAAAAAAKg/4zo8Eaw8wfg/s72-c/TheWrestler-Guresci-2008-2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-8097659895591439147</id><published>2009-04-04T15:21:00.001-07:00</published><updated>2009-04-04T15:28:18.122-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hollywood'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dosya'/><title type='text'>POLİTİKA VE SİNEMA İLİŞKİSİ</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfdhy16cuI/AAAAAAAAAKA/uUjP84ARpVI/s1600-h/cameraman.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320965057414853346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 242px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfdhy16cuI/AAAAAAAAAKA/uUjP84ARpVI/s320/cameraman.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfdp6QkTfI/AAAAAAAAAKQ/ZbGX1xe21-g/s1600-h/siyaset.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320965196844649970" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 260px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfdp6QkTfI/AAAAAAAAAKQ/ZbGX1xe21-g/s320/siyaset.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yedinci sanat olarak da addedilen “Sinema” geç keşfedilmiş olmasına rağmen edebiyat, müzik ya da tiyatro gibi sanat dallarına göre toplumları etkileme ve manipülasyon gücü daha yüksek bir disiplin olmuştur. Sinemanın “görsel, hareketli-daha sonraları sesli ve renkli-” olması, onun kitleler tarafından tüketilme hızında artırıcı bir işlev edinmiş; gelişen teknolojiyle paralel olarak toplum içinde popülerliği ve kabul edilebilirliği günden güne artmıştır. 20.yüzyılın ikinci yarısına dek özellikle ABD ve Avrupa’da şehir eğlence yaşamında geniş kitlelere hitap eden sinema, 50 sonrası televizyonun da kitleselleşmesiyle pabucu dama atılsa da kısa zaman sonra altın çağına tekrar dönebilmiştir.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;HOLY WORLD OR HOLLYWOOD?&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’nin hem ekonomik hem politik bir güç olarak sahneye çıkması, Hollywood endüstrisinin de sinemayı ticari araç olarak eğlence piyasasına daha büyük tepsiler içinde sunması tesadüf değildir. Soğuk Savaş dönemine rastlayan bu tarihler Amerikanın, Sovyet sosyalizmine karşı dünyaya kapitalizm ve bol soslu “Amerikan Rüyası” pazarladığı yıllardır aynı zamanda. Hollywood sinema endüstrisinin de zaten rekabet-eğlence ve ticaret ekseninde temellendirildiğini göz önünde bulundurursak 50’lerden sonra dış koşulların da etkisiyle kendisini bu tür bir ulusal politikayla özdeşleştirmesi pek tesadüf değildir. Bu süreci geçmişten günümüze değerlendirirsek, uzun sayılabilecek bir zaman önce Büyük düşman! ın kaybolmasına rağmen Hollywood sektörünün hala kutsal misyonundan taviz vermediğini, hatta filmlerin pazarlandığı ülkeleri de göz önünde bulundurursak Amerikan tarzı yaşam ve düşünüş kalıplarının da günden güne bu toplumlarda sağlam temeller attığı söylenebilir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfdmO9IA2I/AAAAAAAAAKI/dfJJZxy5s-g/s1600-h/hollywood.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320965133680771938" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfdmO9IA2I/AAAAAAAAAKI/dfJJZxy5s-g/s320/hollywood.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfds3HObYI/AAAAAAAAAKY/-8ugJs_T_Qo/s1600-h/untitled.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320965247539768706" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 222px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfds3HObYI/AAAAAAAAAKY/-8ugJs_T_Qo/s320/untitled.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kanımca Hollywood sinema sektörü, politika ve sinema arasındaki yakınlığın niteliğini en iyi ifade eden güçlü örneklerden birisi. Bu örnek ekonomik ve askeri yönden güçlü bir devletin dış politika tercihlerinin nasıl kültürel bir sektör -sinema- üzerinde hâkimiyet kurduğunu ve çoğu zaman sinemanın araçsallaştırılarak bizzat politik amaçlara hizmet ettiğinin göstergelerinden birisi ayrıca. Tipik bir siyasi yapım gibi algılanmayacak birçok Hollywood filminin peri masalı niteliğinde mutlu sonla bitmesi, izleyicinin düşünmesine fırsat vermeyen hızlı, aksiyon dolu mizacı aslında çabuk tüketim ve birey mutluluğunu yücelten Amerikan liberalizminin dolaylı bir propagandası. Ya da diğer bir adı: kültürel hâkimiyetle paketlenip süslenmiş politik bir hâkimiyet.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Naziler tarafından Yahudilere uygulanan işkence ve kıyım hala ne ABD’nin ne de Yahudilerin aşamadığı bir durum. Bu konuyla ilgili çekilmiş film arşivini-ki çoğu yine Hollywood kökenli- ve bu filmlere gösterilen ilgi ve verilen ödülleri değerlendirdiğimizde bunun bir zaman sonra salt bir hikâye anlatarak olaya dikkat çekmek, sanat yapma ihtiyacı ya da durumdan habersiz insanları aydınlatma gereğinden doğduğunu söylemek abes kaçar. Bu durumda Almanya’da yaşanan trajedi karşısına insan hakları savunucusu kimliğiyle seyirci karşısına çıkarılan Hollywood etiketli soykırım filmleri, aynı hassaslığı ve ahlaki sorumluluğu neden Kosova ya da Afganistan ya da Irak’ta yaşanan trajediye karşı hissetmiyor? Sorunun kendisi sinemanın etki alanının genişliğinden kaynaklanan siyasi manipülasyona açıklığını kanıtlıyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hollywood sineması dışında Sovyet sineması-ki alışılmış sinemadan biraz farklı- da siyasi ideoloji arası olarak kullanılan diğer bir örnek olarak verilebilir. Komünist parti yönetimi tarafından nerdeyse tamamı yasaklanan özgür bir sinema sektöründen bahsetmek zaten imkânsızdı. Totaliter anlayış, sinemayı, sanat ve estetik kavramlarından arındırarak, komünist ideoloji lehine toplumu politize etme aracı olarak kullanmış, ABD’nin Hollywood direğiyle sallandırdığı kapitalizm bayrağına karşı Sovyetler de bir nevi propoganda aracı olarak sinemadan yararlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;POLİTİK SİNEMADA GERÇEKLİK SORUNSALI&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt; Siyasi nitelikli imgesel sinemada “gerçek” diye iddia edilen hikâye ve imgelerin ciddi bir meşruiyet sorunsalı vardır. Sinema her şeyden önce her sanat disiplininde olduğu gibi sübjektif bir deneyimdir. Bunun yanında büyük anlatıların altının gitgide oyulduğu son zamanlarda “gerçeklik” dediğimiz durumun tekliği ve evrenselliğinden söz etmek anlamsız olacaktır. Gerçekliğin işte bu çok yönlülüğü kanımca politik sinemadaki sıkıntının kaynağıdır. Çoğunlukla biyografi ya da tarihi olaylar ön planda tutularak yapılan bu filmlerin-özellikle Hollywood kaynaklı olanların- toplumların fikir ve davranış kalıplarını etkileme gücü dikkat değerdir. Eğer bu filmlerin odak noktasındaki olay, mekân ya da toplum hakkında çok da fazla bir şey bilinmiyorsa filmin bu etkisel gücü özellikle ön yargı oluşumunda kat be kat artar. Alan Parker’ın 1978 yapımı Midnight Express adlı filmi Türkiye’ye karşı oluşmuş kati yargıları bakımından iyi bir örnektir. Bu filmin hiçbir gerçeklik payı olmadığını kesinlikle iddia etmemekle beraber işaret etmek istediğim nokta, bu örneğin çok da fazla gerçekçi olmayan politik filmlerin toplumların düşünüş biçimlerini nasıl etkilediğini açıklamasıdır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Konuyla ilgili bir sinema filmi genellikle kalın bir tarih kitabına göre daha güçlü ve popüler bir alternatiftir. Nitekim tarih kitapları, dipnotları ve kaynakçasıyla incelediği olayla ilgili göreceli olarak daha gerçekçi bir profil çizmesine rağmen, sinema bu objektiflik determinizmden daha bağımsızdır. Yönetmen tarafından tamamen kişisel bir bakış açısından süzülüp perdeye yansıyan imgeler izleyicinin de gerçeği haline dönüşebilir. Bunun yanında izafiyetten kaynaklanan gerçeklik çatışmasının yoğunluğu yine bu tür filmlerde daha fazladır. Lakin “gerçeklik” üzerine yaşanan bu çeşitliliğinin çoğu zaman izleyici farkına varamayabilir ve perdede gördüğünü konuyla ilgili mutlak bir gerçek olarak da algılayabilir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kapılar ardında kamusal alanda sıkışıp kalamayıp özel hayatımıza her daim nüfuz etmiş “politika” ve envai çeşit sanatsal disiplinin bir sentezi olan “sinema” için insan ve toplum bir beslenme kaynağıdır. Sinema yönetmenin fikir, tahayyül ve ideolojisinin bir yansıtılma aracı iken politika da bireyin bir fikrini sunması veya savunmasıdır. Birisi bilim diğeri sanat olarak adlandırılsa da her iki kavramında tanımı ve algılanışları oldukça geniştir. Bir toplumun politik ve sinema tarihine baktığımızda her ikisi arasında sık etkileşimlere rastlamak mümkündür. Sinema ve politika ilişkisinde baskın gücün hangisine ait olduğu tartışılsa da en azından dünya sinema sektöründe en büyük yüzdeye sahip olan Hollywood sinemasının üzerindeki politik tercihlerin ve kaygıların önemi göz ardı edilemez bir gerçektir.( “Amerikan sineması Hollywood ideolojisine ve tabi ki ABD’nin siyasi tercihlerine eleştirel yaklaşan bağımsız sinemayı da kapsadığı için bu deyiş yerine bağımsız sinemayı dışarıda tutmak için “Hollywood sineması” deyişini kullandım.) &lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sonuç olarak politik sinema sinemayı bireysellikten toplumsallığa doğru eğrilten, aynı zamanda işlediği konuyla ilgili bilgilendirme gibi didaktik bir işleve, konuya dikkat çekerek kabul edilmiş “kimi gerçeklikleri ya da tabuları” sorgulama gibi politik bir işleve ve topluma yeni bir perspektif sunma gibi sosyolojik bir işleve sahiptir. Nitekim bunun yanında gerçeklikle sorunlu bir ilişkisi de olan politik sinema kendini gerçekliğe daha yakın olduğu iddiasıyla ortaya çıkan politik belgesel sinemayla daha fazla meşrulaştırabilir. Belgesel sinema yine imgesel sinema gibi evrensel bir gerçeklik sunma lüksünden yoksun olsa bile, yaratılan ya da kurgusal bir gerçekliğin yerine “olan”ın görselleştirilmesi ve sunulması çok daha gerçekçi bir atmosfer yaratmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-8097659895591439147?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/8097659895591439147/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=8097659895591439147' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/8097659895591439147'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/8097659895591439147'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/04/politika-ve-sinema-iliskisi.html' title='POLİTİKA VE SİNEMA İLİŞKİSİ'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfdhy16cuI/AAAAAAAAAKA/uUjP84ARpVI/s72-c/cameraman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-4231634205803728367</id><published>2009-04-04T15:17:00.001-07:00</published><updated>2009-04-04T15:19:48.796-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>A ZONA \ İSYAN</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfcpCDOasI/AAAAAAAAAJ4/Hq8BSEhCNCY/s1600-h/a_zona_03.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320964082244676290" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 179px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfcpCDOasI/AAAAAAAAAJ4/Hq8BSEhCNCY/s320/a_zona_03.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; “Yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi” olarak belirtiyor Portekizli yönetmen Sandro Aguilar ilk uzun metraj filmi ‘A Zona\İsyan’ın kısaca konusunu. Lakin filmin sade kurgusu ve yönetmenin nev-i şahsına münhasır deneysel anlatımı sıkıntı ve zevk arasındaki o ince çizgide tutunamıyor, izleyiciyi boğucu ve bunaltıcı bir havaya sokuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmenin kısa filmlerini incelediğimizde hâkim olan method ve temanın ilk uzun metraj çalışmasına da yansıdığını görüyoruz. Özellikle taze bir yönetmenin dikkati çekmesi ve sinema dünyasına özgü, sağlam bir giriş yapması açısından yenilikçi bir tarzın önemi yadsınamaz. Nitekim kaş yaparken göz çıkarmak da riskli işin diğer tarafı. Yönetmen de ilk filminde fazla yüksekten uçmuş; vezir olayım derken biraz fazlaca rezil olmaktan kurtulamamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar film ne şaşırtıcı ve sürükleyici bir kurguyla ne de popüler oyuncularıyla izleyicide yüksek beklentiler yaratmaya çalışan bir yapım olmasa da, şahsen filme büyük beklentiler içinde gittim. Nitekim sevdikleri yakınlarını kaybetmek üzere olan karakterlerin içinde bulundukları ruhsal duruma odaklanmak isteyen film hem kurguda hem de çekimlerde çok ciddi sıkıntılar taşıyor. Yönetmenin bir deneyim olarak nitelediği bu sözde bilinç akışı seyirciyi filmin sonuna kadar karakter ve hikâyeleri eşleştirme ve konuyu az biraz kavrayabilme mücadelesine sokuyor. Özellikle erkek karakterlerin fazlaca birbirine benzemesi bu eşleştirme sürecini zorlaştırırken, şimdiki zamandan geçmişe zamana dönen hikâyeler de filmde neler olup bittiğini kavramada zorluk çıkarıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çekim tekniğindeki aksaklıkta özellikle son moda bağımsız filmlerin sıkça başvurduğu yüze ya da objektifteki nesneye aşırı yapılan zoomlardan kaynaklanmakta. Karakterlerin özellikle sıkıntı, stres ya da kaygı gibi dramatik ruh hallerini seyirciye daha iyi verebilmek amaçlı kullanılan bu çekim tekniği ortalamanın da üstünde zoomlanınca kimi zaman gösterilen yüz ya da nesnenin neye kime ait olduğunun anlaşılması zorlaşıyor. Aynı zamanda objektifte ne olduğunu çözmeye çalışan özellikle göz bozukluğu olan seyircide bir zaman sonra mide bulantısı gibi fiziksel problemlerin çıkması da cabası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm-yaşam temaları sinemanın defalarca tekrar edilmiş, vazgeçilmezleri. İp üstünde yaşıyoruz; Nefes alırken bile ölümle burun burunayız; Bugün varız yarın yokuz gibisinden ana fikirler hem bağımsız sinemanın hem de gişe sinemasının sık kullanılan malzemelerinden olmuştur. Konu iyi işlendiği müddetçe de durumdan şikâyet eden yok gibi. Bu yönetmenimizin de yaptığı gibi fazlaca bireysel işlenen, seyircinin olayın farkına varabilmesi için ciddi efor sarf etmesi gereken yapımlara da, “Sinema hikaye anlatmalıdır.” gibi bir tezle karşı çıkacak da değilim. Zayıf bir kurgu bu açığını illa ki samimi ve profesyonel bir anlatım ve çekimlerle kapatabilir. Ezberi bozan, alışılmış kalıplara meydan okuyan iyi yapımların da takdir edilmesi olağandır. Lakin “A Zona” her ne kadar bu iddialarla beyaz perdeye çıksa da deneyselliğin zorlu yollarına dayanamayıp yolunu şaşırmış, kaybolmuş, sırtındaki izleyiciyi de gereksiz bunaltıcı zoomları ve kopuk kopuk sahnelerle yormuş, sıkmış kimi zaman patlatmıştır. Değil karakterlerin ağır ve tedirgin ruh hallerinin izleyiciyi etkilemesi ya da bir yerlere götürmesi, seyircinin zihnini arapsaçına çevirerek arasına gitgide kalınlaşan bir duvar örmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç itibariyle yönetmene daha farklı konular üzerinde birkaç kısa film daha çekmesini öneriyoruz. Kısa bir filmle mesajını daha iyi taşıyabileceğine inandığım “A Zona” derin sulara açılıp boğulmadan önce keşke sığ sularda biraz daha yüzseydi. Az ama öz kullanılan güzel müzikleri filmin kendisinden daha umut verici olsa da ne “A Zona” ya karşı seyircinin hayal kırıklığıyla isyan etmesine ne de bendenizden de 4 puan gitmesine engel olamıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-4231634205803728367?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/4231634205803728367/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=4231634205803728367' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4231634205803728367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4231634205803728367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/04/zona-isyan.html' title='A ZONA \ İSYAN'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfcpCDOasI/AAAAAAAAAJ4/Hq8BSEhCNCY/s72-c/a_zona_03.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-3642361479774211891</id><published>2009-04-04T15:15:00.001-07:00</published><updated>2009-04-04T15:16:39.549-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>BETTER THINGS</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfcD9e28UI/AAAAAAAAAJw/aadLSDPS1Mw/s1600-h/better_things_ver2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320963445363241282" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfcD9e28UI/AAAAAAAAAJw/aadLSDPS1Mw/s320/better_things_ver2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Better Things, ölüm ve aşk temalarını gençlik ve yaşlılık çizgisi üzerinde işlemeye çalışan bir İngiliz yapımı.Genç yönetmen Duane Hopkins’in ilk uzun metraj filmi olarak festivallerde görücüye çıksa da filmin çok başarılı olduğunu söylemek güç. Öyküsel kurgu eksikliği yaşayan, bu açığını doğal oyunculuk ve çekimler ile İngiltere’nin kronik puslu ve bunaltıcı havasıyla kapatmaya çalışan film amacına ulaşamıyor. Dolayısıyla konunun içine giremeyen izleyici bir zaman sonra filme yabancılaşıyor. &lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Filmin odak noktasında uyuşturucu yüzünden kız arkadaşını kaybetmiş genç bir çocuk; kısa bir zaman sonra ayrılmak zorunda kalacak olan genç sevgililer; evden dışarı çıkamayan ve sürekli aşk üzerine romanlar okuyan genç bir kız ve büyük annesi; son olarak da ilişkilerini sorgulamaya çalışan yaşlı bir çift var. Kanımca filmin en büyük dezavantajı objektifindeki kalabalık karakter sayısı. Konsantrasyonun izleyici açısından devam ettirmenin zaten zor olduğu yavaş tempolu filmlerde, birbirinden kopuk sahneler ve kalabalık sayılabilecek oyuncu sayısı, filmin hedeflediği etki ve mesajı azaltmasında ciddi önem taşır. Film de aşk ve ölüm üzerine söylenen az ama öz diyalog ve monologlarıyla keşke 4 hikaye yerine 2 hikaye anlatıp izleyicide istenen etkiyi yaratsaydı. Filmin diğer bir eksikliği ise yaşlı çiftin ilişkisi samimiyetle seyirciye yansıtılırken aynı inandırıcılık ve gerçekliğin genç çiftin hikayesinde yakalanılamamış olması.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kısacası pitoresk görüntüleriyle İngiltere, gençlik arasında popülerliğine değinilen uyuşturucu, hayatın iki büyük gerçekliği olan aşk ve ölümün gençlik ve yaşlılık dönemlerinde algılanış biçimleri, güzel müzikler ve düşündürücü sözler “Better Things” in artıları olsa da oyuncu yönetimi, karakterler ve sahne geçişlerindeki aksaklıklar filmi “Daha İyi” yapamıyor.10 üzerinden 6 ile idare eder modunda kalıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-3642361479774211891?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/3642361479774211891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=3642361479774211891' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/3642361479774211891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/3642361479774211891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/04/better-things.html' title='BETTER THINGS'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfcD9e28UI/AAAAAAAAAJw/aadLSDPS1Mw/s72-c/better_things_ver2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-6866707379619464359</id><published>2009-04-04T15:12:00.000-07:00</published><updated>2009-04-04T15:14:19.157-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dizi'/><title type='text'>SIX FEET UNDER</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfbg2DwVQI/AAAAAAAAAJo/qothrNsgNcs/s1600-h/untitled.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320962842075092226" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfbg2DwVQI/AAAAAAAAAJo/qothrNsgNcs/s320/untitled.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Six Feet Under, ABD’nin sansürsüz, radikal ve de “iyi” dizi yapımlarının yuvası HBO’nun kamerasından ve American Beauty’nin senaristi denilince hemen zihinlere gelen Alan Ball’ın kaleminden 2001 yılında doğmuş; 5 sezonluk süresi boyunca 35 kez aday gösterildiği Emmy Ödüllerinden 7’sini, 8 kez de aday olduğu Golden Globe ödüllerinin 3’ünü evine götürmüş; bizlere 4 yıl önce muhteşem finaliyle veda etmiş; buna rağmen dvdleri ve dvd kopyalarıyla her geçen gün izleyici sayısını artırmayı başarmış tamamıyla sui generis yapımlardan bir tanesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür objektif bir giriş paragrafını, bayılarak izlediği her bölüm sonunda hakkında bir şeyler yazmayı düşünüp, sürekli yetersiz ya da yüzeysel kalacağı endişesiyle bu düşüncesinden vazgeçen her naçizane kişi gibi iyi bir başlangıç olarak görmesem de hafiften melankolik bir yazı olacağı endişesiyle dizinin ödüller ve senarist gibi artı puanlarını söylemenin çantada keklik bir paragraf olduğu konusunda teminat veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan toplumunu mezhepleriyle, cinselliğiyle, ahlakıyla, sanatıyla ya da gelenekleriyle eleştiren South Park, Simpsons gibi çizgi-diziler içerdiği komedi unsurlarıyla; Angels in America ya da Mad Men gibi yapımlar ise daha dramatik mizacıyla hem ABD hem de dünya çapında büyük hayran kitlesine sahip olmuşlardır. SFU’yu ise bu eksende bir yere konumlandırmak zor olmuş; yoğun bir dram üstüne ince ince işlenmiş kara mizah öğeleri diziye orijinal bir yer yaratmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta Los Angeles’da yaşayan anne, iki oğlu ve kızı üzerine şekillenen, zekice diyaloglarla süslenmiş senaryoyu tipik bir Amerikan aile dramı gibi algılamak mümkünse de diziyi diğerlerinin arasından çekip çıkaran ilk bölümünden son bölümüne dek kaçıp kurtulamadığı “ölüm” teması olduğunu söyleyebiliriz. Hıristiyanlıkta ölüyü yıkama, gömme gibi ritüellerin Müslüman kültüründen daha şaşaalı törenlerle ve malzemelerle yapılması, dolayısıyla ABD’de de pazar piyasası geniş bir iş alanı yaratmış, ölümsüzlüğün keşfini arayan milenyum çağı Amerikan insanı için sonsuzluğa karışmadan önce-en azından sembolik manada-sentetik boyalarla boyanıp, süslü bir tabutun içinde gömülmek oldukça popüler ve karlı bir iş haline gelmiştir. Dizide ise bu işin başında cenaze evi işletmeciliği yapan Fisher ailesini izliyoruz. Henüz ilk bölümünde büyük ve ani bir sürprize tanık olacağımız dizinin odak noktasındaki anne Ruth, oğulları David (Dexter’ dan da bildiğiniz) ve Nate (ayrıca The Lost Room dizisinden) ve küçük kız kardeş Claire’ in 5 sezon boyunca görünüşte minimal ama bir o kadar sofistike ve felsefik dünyalarına eşlik ediyoruz. Karakterlerin her birinin başlı başına ayrı bir konu olabilecek derinliğe sahip olduğu dizide yalnızca cenaze işleriyle uğraşan sıradan insanların hayatlarını okumuyoruz. Yoğun yaratıcı bir senaryo ve görsel yönetmenlik sentezi usta oyunculukla birleşince zaten yabancısı olmadığımız, her insanoğlunun içine dâhil olduğu ölüm, din, popüler kültür, aşk ya da sanat gibi konuları TV ekranından çıkarıp, yanı başımızda vuku buluyor düşüncesine kaptırtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana kadar dizi hakkında ilk kez anekdot okuyanlar için kötü bir izlenim yarattığıma eminim, lakin Mete Özgencil’in dediği “Dünyada ölümden başkası yalan!”, Alan Ball’ın da “Everything ends…” diyerek onayladığı ölümden kaçış yoktur teması durumu biraz daha aşina hale getiriyor. Bazılarınız ölüm, cenaze kelimelerinden daha zombi ve korku temalı bir şeyler anladıysa hemen geri alsınlar, hiç ilgisi yok. SFU, basit bir cenaze evi işletmeciliği ya da alışılmış ölü gömme-yakma temasıyla izleyiciyi, altını çizmekten yorulduğunuz cümlelere sahip bir kitaptan çıkmışçasına zihinleri allak bullak eden diyaloglarla, var oluşçuluğun en çetrefilli ve ağır yollarından geçirerek; yıllardır sorgulanmadan kabullenilmiş sözde gerçeklikleri yüzüne çarparak; kesinlikle ahlak bekçiliği yapmayarak, ideal niteliğinde “doğru ve iyi olan bu yol” propagandası yapmadan final bölümünün son saniyesine hatta onun da ötesinde çok yoruyor, çok ağlatıyor. Ne ayağınızı koltuğa uzatıp, çayınızı yudumlarken günün stresini atmanıza yardım edecek bir TV programı ne de okul yorgunluğunu çıkarırken arka arkaya 3-5 tane yenilebilecek bir kara mizah dizisi. Haneke, kendi filmlerini seyirciye keyif vermek yerine onları rahatsız etmek amacıyla yaptığını söylerken, Six Feet Under da seyirciyi kesinlikle yoran ve rahatsız eden tarzıyla bulanık ya da tıkanmış zihinleri açıcı ve aydınlatıcı bir işlev görüyor. Yeni bir bin yıla merhaba demenin en güzel 100 yolundan birisi…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-6866707379619464359?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/6866707379619464359/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=6866707379619464359' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/6866707379619464359'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/6866707379619464359'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/04/six-feet-under.html' title='SIX FEET UNDER'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/Sdfbg2DwVQI/AAAAAAAAAJo/qothrNsgNcs/s72-c/untitled.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-682724127235412980</id><published>2009-04-04T15:06:00.000-07:00</published><updated>2009-04-04T15:11:20.823-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>YUMURTA</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfaqZdgx6I/AAAAAAAAAJg/9RtOvRFBdgs/s1600-h/7346yumurta1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5320961906685560738" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 222px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfaqZdgx6I/AAAAAAAAAJg/9RtOvRFBdgs/s320/7346yumurta1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;  Semih Kaplanoğlu Türk sinemasındaki ilk büyük atağını ikinci uzun metraj filmi ‘Meleğin Düşüşü’ ile yapmıştı. Babası ile ciddi problemler yaşayan genç bir kadının iç dünyasını konu edinen film, başrol oyuncusu Tülin Özen'e de Altın Portakal'da en iyi çıkış yapan kadın oyuncu ödülünü kazandırmıştı.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;   2 yıllık aradan sonra Kaplanoğlu üçleme projesi ile ortaya çıktı. İsimleri sırasıyla ‘Yumurta’, ‘Süt’ ve ‘Bal’ olan üçlemenin ilk filmi Yumurta'da Nejat İşler ve Saadet Işıl Atasoy başrolleri paylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Yumurta yıllar sonra annesinin vefatı üzerine memleketine geçici bir süreliğine geri dönen 'garip' bir adamın hikâyesi. Filmin gelişme süresince garip adamın geçmişine dair bazı ipuçları etsek de, üçlemenin diğer iki filmi adamın geçmişi üzerine daha ayrıntılı bir hikâye işleyeceği için 'Yumurta' bize bu gariplik durumunun kökeni hakkında fazla bir şey anlatmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Çoğunlukla sabit ve geniş plan kamera çekimlerinin hâkim olduğu film, hareketli kurgusal bir hikâyeden çok durum hikâyesi niteliğinde. Gerek hikâyenin doğal akışı gerekse panaromik doğa görüntüleri filmi oldukça sahici, gerçek kılan öğelerden. Nejat İşler ve Saadet Atasoy'un oyunculukları da minimal işlenen hikâyeye birebir uyum sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Hikâyenin yavaş akımı, hareketli bir kurgudan yoksun olması filmi bir zaman sonra doğallıktan uzak sıkıcı bir forma sokabilme potansiyeline sahip bir durumdur. Zira yönetmen bu durumu filmin lehine kullanabilmiş, hikâyenin daha içten daha samimi ve sürükleyici hale gelmesini sağlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Film geçtiğimiz yıl Altın Portakal'da En İyi Film Ödülünü alsa da festival sonrası bazı kötü eleştirilere maruz kaldı. Eleştirilerin çoğu minimalizm seven festival jürileri ile gişe seven filmler arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklanıyordu. Festival kültürünün kemikleşmiş bir seçim kriteri olmaması ise bir diğer neden olarak görülebilirdi. Aslına bakarsak Kaplanoğlu ve özellikle NBC filmlerinde yoğun hissedilen bu tema, bir zaman sonra kendini tekrar ediyor gibi gözükebilir. Hikâye kurgusundan daha çok görsellik ve oyunculuk ile ‘iyi’ olmaya çalışan bu tür yönetmenlerin filmleri, adeta kolaya kaçma gibi de algılanabilir. Bu tür eleştiriler, sinemada senaryo ve hikâye yazıcılığının buna bağlı olarak kurgulamanın öneminin altını çizse de, bu kişiden kişiye değişen subjektif bir bakış açısı kanımca. Bu durum da ‘İyi film ne?’ sorusunun cevabının ‘Sinema’dan ne bekliyorsunuz? Sinemayı nasıl algılıyorsunuz? gibi soruların cevabıyla paralel olarak değişkenlik göstermesine neden olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Yumurta dingin anlatımı ile izleyici farklı bir yerden kendine ekiyor. Abartısız, müziksiz, felsefik, az ama öz bir anlatımıyla, kurgu ve aksiyon beklentisi küçük olan izleyiciler için tam kıvamında bir film.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-682724127235412980?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/682724127235412980/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=682724127235412980' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/682724127235412980'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/682724127235412980'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/04/yumurta.html' title='YUMURTA'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SdfaqZdgx6I/AAAAAAAAAJg/9RtOvRFBdgs/s72-c/7346yumurta1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-6798398856641361739</id><published>2009-02-04T16:28:00.000-08:00</published><updated>2009-02-09T14:52:40.158-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><title type='text'>Crystal Castles-Tell me What to Swallow</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SYo7PHgRR-I/AAAAAAAAAGo/mt3stYcCWHs/s1600-h/up-Crystal_Castles_1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5299113042453284834" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 310px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SYo7PHgRR-I/AAAAAAAAAGo/mt3stYcCWHs/s320/up-Crystal_Castles_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; İyi bir grup ya da şarkı keşfettiğimiz zaman başımıza sağ elimizin yumruğuyla vurur misali kendimize ya da kadere kızdığımız anlar çok olur.Bennasılöncedenkeşfedemedimbunları? ya da bunlarbenibuncazamannasılkeşfedemedi? gibilerinden.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Beni bu vakitte buralara bişicikler yazdırtacak kadar etkileyen grup ya da daha çok onların miniminnacık şarkısı Kanadalı ama fazlaca ingiliz kokan Crystal Castles grubundan Tell me what to Swallow..Alice adındaki kızımız ile erkek bandkardeşi ...(adını bilmiyorum),tarihinide hatırlamadığım vakitlerde elektronik ya da '8bit electroniği' icra etmeye başlamışlar.8bitin tanımlamasına girmeden önce uzun zaman elektro müziğini özüme uymadığı gerekçesiyle uzaktan tanımışlığımla kaldığımı söylemek isterim.İnsan ilişkileri misali birini\ya da birşeyleri önyargıları sıyırıp yakından tanıma fırsatı vermenin önemini birkez daha anladım.Tabi bu yakından tanıma pat diye olmadı.Skins adlı dillere destan ingiliştineyçdıramamız sayesinde,çok da güzel bir sahnede grubun Alice Practise parçasını keşfetmiş bulundum.Çokçada playlistlerimde döndürdüğüm bu parça hakkında yazmak hep istedim hep istedim ama kısmet albümdeki son parçayaymış.  &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Şimdi bu grubun 2007 yılında çıkardıkları bir albümü-yine adını hatırlamıyorum-bir gece vakti baştan sona sırayla dinleyeyim dedim.8bit denilen olayı, çocukluğumuza darbe yapmış ateri oyunlarında çalan, annelerin kafa ütüleyici diye yaftalayıp tvnin sesini kıstırdığı,marionun atlamasına düşmesine ölmesine uçmasına büyümesine vb aktivitelerine de eşlik eden dijital seslerle yapılan dinlenesi müzik yaratımları olarak tanımlayabiliriz.Crystal Castles da sanırım bu dar üyeli janrın en iyilerinden.Derken albüme geri dönelim.16 şarkıdan oluşan albümü özellikle final zamanı,yorgunluk ve bitkinlikle dinliyorsanız 15 şarkı kafanızın tam anlamıyla anasını ağlatacak duruma getiriyor.Kesinlikle albüm kötü demek istemiyorum.Lakin gece vakti bu tür zamanlarda bu tür bir albüm dinleyince başınız biraz daha ağrıyor o kadar.Yine derken 15 şarkının sonuna geldim,artık yatayım derken 16. parça çalmaya başladı.Herhangi bir post-rock,ambient,dream-pop ezgisi duyup uçmaya başlayan ben böyle bir parçayı duyacağımı kesinlikle sanmadığım için şaşkınlıkla beraber kısa zamanda parçayla bütünleştim.8bit karışımı electro icra eden bir grubun yaratıcılık potansiyelinin ve şarkılarının arkaplanında 8bitin gürültüsü altında sıkışmış özünün birkez daha farkına vardım.8biti sevmediğimden değil ama bu kadar naif seviyelerde böylesi hoş ürünler verebildiklerini görüp de devamını istememek elde değil.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sözlerine birkez baktım ama pek de önemi yok.Özellikle ambient müziğinde sözleri anlamamak ya da bilmemek sizin lehinize.Sigur ros'u anlamıyoruz da sevimiyo muyuz?Seviyorum çok seviyorum.Castles sizi de seviyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-6798398856641361739?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/6798398856641361739/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=6798398856641361739' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/6798398856641361739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/6798398856641361739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/02/crystal-castles-tell-me-what-to-swallow.html' title='Crystal Castles-Tell me What to Swallow'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SYo7PHgRR-I/AAAAAAAAAGo/mt3stYcCWHs/s72-c/up-Crystal_Castles_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-353193352344331884</id><published>2009-02-04T16:24:00.000-08:00</published><updated>2009-02-04T16:27:51.968-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>TRANSSIBERIAN</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SYoyarkxwfI/AAAAAAAAAGg/zQ4Xcv3g_Jc/s1600-h/TRANSSIBERIAN.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5299103345509777906" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 212px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SYoyarkxwfI/AAAAAAAAAGg/zQ4Xcv3g_Jc/s320/TRANSSIBERIAN.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;  Filmin kritiğine geçmeden önemli sayılabilecek bazı anekdotlar aktarmak yararlı olacaktır. Brad Anderson adını hiç duymamış olanların bir önceki filmi The Machinist(2004) ve yeni gözdesi Transsiberian'ı izledikten sonra, konuşulan ingilizce ve başroldeki Amerikalı yıldız oyuncular haricinde, mekân ve hâkim temada yoğun biçimde sezilen Asya-Avrupa atmosferi, yönetmenin memleketi hakkındaki tahminlerinin Amerika’dan daha doğuya kaymasını olası kılabilir. Biraz daha araştırma yapılıp yönetmenin doğma-büyüme ABD'li olduğu anlaşılınca durum daha şaşırtıcı olur.Vakt-i zamanında yüksek öğrenimini antropoloji ve Rusça dilinde yaptığını öğrendiğimiz yönetmenin,uzak kültür ve mekanlara olan ilgisinin kökeni hakkında da bazı ipucular yakalıyoruz.Brad Anderson'ı çoğunlukla The Machinist filminden hatırlayan izleyiciler ise,yönetmenin tarzına az biraz aşina olduklarından Transsiberian'ın gözlerden ırak Sibirya'da geçmesine,ve çok da başarılı bir atmosfer yaratmasına pek de şaşırmayacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen-kültür-film ilişkisinden biraz açılarak filme odaklanmak gerekirse, objektifte uçsuz bucaksız karlı vadiler ve trenlerin eşlik ettiği, özgür ruhlarının birleştirdiği 4 kişinin yolculuk hikâyesini görüyoruz. Bu sürükleyici hikâyeye başlamadan önce açılış sahnesinde Ben Kingsley'in canlandırdığı zeki ve karizmatik Ilya Grinko adlı Rus polisin cinayet sonrası CIAvari yerel bir şovunu izliyoruz. Grinko’nun narkotik detektifi olduğunu da öğrendikten sonra film boyunca devam edecek paralel bir faili meçhul bir cinayet ve uyuşturucu öyküsüne de başlamış oluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aktivist eşler Roy (Woody Harrelson) and Jessie (Emily Mortimer) kilise adına Çin'de gerçekleştirdikleri misyon sonrası gezilerini daha atraktif hale getirecek tren yolculuğu yapmaya karar verirler. Pekin’den yola çıkan tren Sibirya'yı aşıp Moskova'ya varacaktır. Birbirlerini gerçekten seven lakin aralarında bazı sorunların olduğu çiftimizin yalnızlıkları kısa zaman sonra yeni bir çiftin trene binmesiyle bozuluyor. Çiftin kompartıman arkadaşları olan son derece karizmatik Carlos ve güzel sevgilisi Abby, Roy tarafından sevindirici bir tesadüf olarak algılansa da Jessie için paranoyak modların başlangıcı olacaktır. Yeni çiftin şüphe uyandıran hal ve davranışları özellikle Roy’un mallığı ve sorumsuzluğu sonucu artacak, küçük bir gezi sonrası Carlos ve Jessie arasında umulmadık sonuçlar doğuracaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmenin sanat hayatını derinden etkileyen bir isim Dostoyevski. Zaten filmin ilerleyen vakitlerinde de modern bir Suç ve Ceza dilemmasıyla karşılaşıyoruz. Bir asır sonra yine Rusya topraklarında hikâyenin yeniden vücut bulması hoş bir referans olmuş. Aslında yönetmenin bir önceki filmi Makinist’te de objektife aldığı kadraj yine bu dilemma üzerine kurulmuştu. Bu açıdan yönetmen için her ne kadar ‘tekrar ve kolaya kaçma’ gibi algılanma ihtimali olsa da mekânın alışılmadık yerlere ait olması, sade ve minimal çekimler, Rusya halkının en çıplak sosyal ve kültürel fotoğrafları hikâyeyi güzel bir çerçeve içine sokmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senaryo ve yönetmenlik açısından ikinci kilit isim Kafka desek, pek şaşırtıcı olmaz. Jessie’nin paranoyak, histerik hallerini seyirciye şüphesiz çok iyi yansıtan Emily Mortimer, yönetmenin Kafka dünyasından hayli beslenmiş. Lakin Jessie’nin özellikle Carlos karşısında duyduğu paranoyaklık ve verdiği tepki kanımca çok abartılı olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dengeli ve yerinde öğelerle anlatılan gerek çiftler arasındaki duygusal ilişki gerekse cinayet, uyuşturucu ve suç hikâyeleri filmin ikinci yarısından sonra ortak bir noktada buluşuyor ve filmin sonuna kadar gerilimin ağırlık bastığı bir potada eriyor. Ortalama bir gerilim filminde bulunan sahne ve klişeler aralara serpiştirilse de hikâyenin sürükleyici yapısı ve yönetmenin görsel anlatım dili hikâyeyi daha orijinal kılmayı başarmış. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-353193352344331884?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/353193352344331884/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=353193352344331884' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/353193352344331884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/353193352344331884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2009/02/transsiberian.html' title='TRANSSIBERIAN'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SYoyarkxwfI/AAAAAAAAAGg/zQ4Xcv3g_Jc/s72-c/TRANSSIBERIAN.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-3401625953559647495</id><published>2008-11-09T19:14:00.000-08:00</published><updated>2008-11-09T19:16:25.144-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>en gerenn sahne!ler</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;   En uyduruk,5.sınıf korku ve gerilim filmlerinde bile kafayı takıp,bilinç altına yerleştirecek sürüyle malzeme bulan ben,uzun zamandır kanla yoğrulmuş,her nevi et parçasının gözüme sokulduğu(afişlerinden itibaren) filmlerden uzak duruyorum.Artan yaşıma rağmen germe konusunda bana mısın demeyen bu rezil sahnelerin özneleri ise piranalardan,dev deniz canavarlarına,içine kötü ruh giren makinelerden,Batman'in Penguen'ine,uzaylılardan,King Kong'a bile varabilecek geniş bir yelpazeye yayılmış durumda.Bu tür sahnelerin üzerimdeki etkisi mide bulandırıcı yönüyle,hem psikolojik hem de fizyolojik olduğu için,'en geren sahne' sıralamam da küçük bir ayrım yapacağım.&lt;br /&gt;   İlk bölümde genel amacı izleyiciye 'korkacaksın' garantisi vermek olup ,gişe başarısını artırmak için de her türlü aracı meşru sayan;tematik bir yoğunluktan çok yüzeysel,iğrenç sahnelere sahip filmler arasından,çocukluğumun kurbanı olduğum 2 film birinciliği paylaşıyor.Bunlardan ilki 9 yaşında,tabi ki gece yarısı izlemiş olduğum çok kötü bir Steven King uyarlaması olan The Mangler(Mengene).Steven King'in kitaplarını dahi belli bir saatten sonra okuyamayan yine ben,çocukluğumun ilk büyük bilinçaltı yarasını bu filmle almışımdır.Kötü ruhun içine girdiği koskocaman,yürüyebilen mengenenin pençeye benzeyen aparatının,sert bir darbeyle erkek oyuncunun üst gövdesini alt gövdesinden ayırdığı sahne sonrası şokla koşarak tvyi kapamıştım.Bundan akıllanmayıp kısa bir süre sonra yine bir King uyarlaması olan 'O' yu izlemiş,lavabodan fışkıran kan sahnesi sonrası körpe beynime mengenenin yanında bir de palyaço korkusu eklenmiştir.Lise çağımın büyük darbesi ise mutlu bir bayram akşamında izle(yeme)miş olduğum Ghost Ship(Hayalet Gemi)'ten gelmiştir.Daha filmin ilk dakikalarında hızla çekilen elektrik yüklü kablo ile güvertedeki onlarca yolcunun(kısa boyluların kafalarından,uzun boyluların bel ve göğüs gibi yerlerinden) ikiye ayrıldığı sahne, birinciliği paylaşan ikinci film olmuştur.Yoğun bir mide bulantısının eşlik ettiği post-iğrenç sahne süreci küçük bir kanıya varmamda yardımcı oldu.Her iki filmin bir sahnesinin de  özelliği olan insanların bir yerlerinden ikiye ya da daha fazla parçaya ayrılmaları,büyümüş halimde dahi kalıcı bir etkiye sahip oluyor.Bu yararlı bilgiyi de paylaştıktan sonra ikinci kategoriye de geçmeden bu kanıya bir sahne daha eklemek istiyorum.Paragrafın başında belirttiğim hiçbir sıfatı taşımayan,tamamen bir Amerikan bağımsızı Paranoid Park'tan bahsediyorum.En umulmadık bir anda karşıma çıkan,hızla geçen bir tren tarafından ikiye ayrılıp,ölmeyip bir de yardım isteyen adamın yer aldığı sahne sonrası daha çocuksu bir tepki verip çığlıklar atmıştım.Ummadığın taş da baş yarar diyerekten ikinci kategoriye geçmek istiyorum.&lt;br /&gt;   Aslında ‘en geren sahne’ lafını diyince aklıma gelen ilk şey Funny Games ya da Haneke arşivinden herhangi bir film  olmuştu.Olabildiğince minimal yöntemlerle,kan ve benzeri araçları çok sınırlı kullanarak,çoğu zaman odak noktası olan cinayet ya da şiddet sahnesini ima yoluyla izleyiciye göstermesine rağmen tüm film boyunca gerilim havasını izleyicinin üstünden attırmayan yapımların sahibi Haneke,eğlendirmek için değil rahatsız etmek için bu yolu kullanıyor.Tüm filmleri için de spesifik bir sahne söylemek zor.Filmlerinin genel olarak baştan sona  böyle bir hava taşıdığı  için başka bir yönetmenden,başka bir örnek vereceğim.&lt;br /&gt;Lars Von Trier’in Dancer in the Dark(Karanlıkta Dans)’ı.Filmin ilk yarısına doğru Björk’ün inanılmaz bir ustalıkla canlandırdığı Salma karakteri ile yakın komşusu Bill arasındaki tartışma sahnesi desem filmi izleyenlerin kafasında o sahne çoktan canlanmıştır herhalde.Çok acımasız bir iftira karşısında kalan Salma ile iftira-suç ilişkisini algılamaya çalıştığım sırada beklenmedik bir atmosfere giren film,bana nefes almayı unutturan nadir yapımlardan birisi olmuştur.Bu sahnenin devamında ise,Salma’nın Bill’i  çelik bir kutu ile kafasına vura vura öldürmeye çalışması,ve bu sahnenin bir türlü bitmek bilmemesi zaten şoka girmiş olan beni,oturduğum yere zımbalamış,psikolojik olarak gerim gerim gerilen beni ağlama komasına sokmuştur.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-3401625953559647495?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/3401625953559647495/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=3401625953559647495' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/3401625953559647495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/3401625953559647495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/11/en-gerenn-sahneler.html' title='en gerenn sahne!ler'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-7619460584272017626</id><published>2008-10-06T12:27:00.000-07:00</published><updated>2008-10-06T12:38:46.871-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>BROKEN ENGLISH(AŞKIN İNGİLİZCESİ)</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpny6xRBwI/AAAAAAAAAEM/VzXgwgYdv-8/s1600-h/brokenenglisheh9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254126039748118274" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpny6xRBwI/AAAAAAAAAEM/VzXgwgYdv-8/s320/brokenenglisheh9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Romantik komedi türü altında sayabileceğimiz filmlerin mutlu son ile bitmesi bilindik bir durum. Ayrılık ya da ölümle sonlananlar ise daha çok romantik dram çizgisinde kabul edilir. Eğlenceli bir sinema diliyle çekilmiş ‘Broken English’- pazara yönelik şahane çevirisiyle ‘Aşkın İngilizcesi’-,özellikle yalnız bayanlar tarafından yalnız başına izlenildiğinde pek romantik komedi olarak kabul görmese de, başı ve sonu itibariyle klasik yapımlardan sıyrılamayarak içinden umut fışkıran bir ABD bağımsız! romantik komedi tanımlamasına uygun düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254126246760737874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpn-9867FI/AAAAAAAAAEU/bXVr2SUE8PY/s320/broken-english-2007-2.jpg" border="0" /&gt; ‘Broken English’ pek parlak olmayan sinema oyunculuğu kariyerine kamera arkasında devam eden Zoe R. Cassavetes’in, erkeklerde bir türlü aradığını bulamayan,30’lu yaşlarda mutsuz Nora’nın aşk ve sosyal yaşamını konu edinen ilk uzun metraj filmi. Nora’nın izleyenlerin gözüne ABD’nin ünlü ‘Sex and the City’ dizisinden fırlamış yeni bir karakteri gibi görünmesi büyük olasılık. Yalnız burada kahramanımız parlak bir kariyere sahip, en büyük amacı zengin, yakışıklı mükemmel koca profili olan hırslı bir bayandan biraz farklı. Küçük bir otelde oldukça sıkıcı bir işe sahip, çevresindeki yaşıtlarının mutlu beraberlikleri içinde sıkışıp kalan, korkaklığının, utangaçlığının ve sevgilisi olan erkeklerin kurbanı, sade bir bayan. Ancak ne Nora’nın karakter ve sosyal hayat profili ne de giydiği o vintage-indie karışımı kıyafetler(-NYC’nin üst katlarda yaşayan kariyer sahibi şehir kadınından oldukça farklı bir imaj çizen-)filmi orijinal, bağımsız bir romantik film kılmaya yetmiyor. Senaryosu da kendisi yazmış olan yönetmen, erkeklerle kalıcı ilişki kuramayan, hayatının aşkını bekleyen kurban Nora rolünü, Hollywood romantik komedi klişelerini ,‘bağımsız’ imajıyla bir güzel paketleyerek dramatize etmeye çalışmış. Yine de bayanlar tarafından (hele de Nora ile benzer bir kaderi paylaşan izleyiciler tarafından) izlenildiğinde, bu masum kadınsal hormonlar filmi şüphesiz daha iyi bir seviyeye çıkarıyor.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254126424863870978" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpoJVcBEAI/AAAAAAAAAEc/GF4cfqd8DCs/s320/broken_english.jpg" border="0" /&gt; Klişeler demişken; yakın arkadaşların teker teker evlenirken sizin böylesi bir ilişkiye girememeniz, evde kalmış kız-kızının evlenmesini isteyen anne muhabbetleri, kadının genelde 3 örnekte gösterilen mutsuz-umutsuz aşk vakaları, hayatının aşkı ile oldukça tesadüfî (hani kadere bak ya! dedirtecek cinsten) şekilde karşılaşma sahnesi, aşkınızın sizin korkaklığınız yüzünden bitmesi ya da bitecek noktaya gelmesi, falcı kadının kehanetlerde bulunması, yıllardır çalışılan monoton işten çıkıp kendini keşfetmeye yabancı diyarlara gitmek ve günümüzün modern mekanı metroda aşk… Ortalama romantik komedi filmlerinin vazgeçilmezleri sulandırılarak ve bağımsız film renkleriyle boyanarak izleyicinin gözü de boyanmaya çalışılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parker Posey’nin, sorunlu hafif depresif Nora karakterini canlandırmadaki başarısı, yönetmen ve senaryonun yakalayamadığı başarı ile çelişse de; filmin büyük kurtarıcısı yine Posey oluyor. Melvil Poupaud,Julian karakterinde, kendisine fazla güvenen Fransız karizması ve bozuk ingilizcesi ile Norayı etkilediği kadar seyirciyi etkileyemiyor. Paris ise nerdeyse bütün klişeleriyle tekrar tekrar kullanılmış. Tutkulu, ilgili Fransız erkekleri, kâğıt torbalı pahalı mağazalar, sanat müzeleri, pahalı otellerin pahalı barları, fonda çalan Fransız ezgileri ve tabi Eiffel Kulesi bir ara kendinizi Fransa’yı tanıtan bir belgesel izliyor moduna bile sokabilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Yeterince bağımsızlaşamayıp, yakasını klişelerden kurtaramamış, beklentilerinizle ters orantıda keyif alabileceğiniz bir film olan ‘Broken English’ büyük umutlarla izlenmemesi gereken bir yapım. Dışardan bakıldığında festivaller için biçilmiş kaftan gibi dursa da bünyesinde ne sağlam bir senaryo ne de yönetmenlik barındıran filmin düşen maskesini Nora’nın başarılı bahtsız, melankolik rolü ve indie kıyafetleri kurtarmaya çalışıyor.Paris belgeseli izlemeyenler için de iyi bir alternatif yaratabilir! &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-7619460584272017626?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/7619460584272017626/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=7619460584272017626' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7619460584272017626'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7619460584272017626'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/10/broken-englishakin-ingilizcesi.html' title='BROKEN ENGLISH(AŞKIN İNGİLİZCESİ)'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpny6xRBwI/AAAAAAAAAEM/VzXgwgYdv-8/s72-c/brokenenglisheh9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-5376385908311551743</id><published>2008-10-06T12:10:00.000-07:00</published><updated>2008-10-06T12:39:16.340-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>DEN BRYSOMME MANNEN(SORUN YARATAN ADAM)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpl57hUTwI/AAAAAAAAAD8/xc4IbiT7Jc8/s1600-h/Den_brysomme_mannen.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254123961185488642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpl57hUTwI/AAAAAAAAAD8/xc4IbiT7Jc8/s320/Den_brysomme_mannen.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;DEN BRYSOMME MANNEN(SORUN YARATAN ADAM)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel bir eş, iyi bir iş, büyük bir ev, modernleşmenin insanoğluna hediye ettiği; mutluluğun kapılarını açacak 3 önemli anahtar. Nice insanın ölmeden önce elde edilmesi gerektiğine inandığı 3 altın kural da denilebilir. Hatta bunların sayısı ne kadar artarsa, insan mutluluğunun da o kadar çoğalacağına inanılır. İyi bir maaş, son moda ev dekorasyonları, düzenli bir seks hayatı, tüm vaktinizin size ait olduğu çocuksuz bir yaşam, vs vs... Kulağa hoş gelmediğini de söylemek pek inandırıcı olmaz. Kim böyle bir hayata sahip olmak istemez ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Mutluluk' konusu yüzyıllar boyu insan zihnini meşgul etmiş, nice filozoflar üzerine nice teoriler üretmişlerdir; lakin mutluluk üzerine yapılan bu beyin fırtınası 20.yy’a kadar 'iş-eş-kariyer-para odaklı mutluluk' gibi bir sistem üzerine oturtulmamıştı. 'Daima ileri, daima şık, daima başarılı eşittir mutluluk' gibi bir formülasyon üreten modernleşme taraftarlarının, özellikle son 50 yılda dünya toplumu üzerinde kurdukları dolaylı hegemonya'ya yok demek absürd kaçar. Refah konusunda dünya sıralamasında oldukça iyi yerlere sahip Baltık ülkelerinin de 'İyi yaşa, mutlu ol' yazılı bayrağı göğsünü gere gere taşıdıkları da su götürmez bir gerçek. Burada da yönetmen Jens Lien, orta yaş ağırlıklı, gelir uçurumunun az olduğu, çoğunlukla mutlu bir nüfusu, objektifine yerleştirmiş; ortada mutsuz olunmayacak bir durum varken 'Sorun Yaratan(bir)Adam'ın sorunları üzerine yoğunlaşmış.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5254124085452784002" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpmBKc8wYI/AAAAAAAAAEE/i9cJIpRPD0s/s320/596111.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;40 yaşındaki Andreas nerden ve nasıl geldiğini hatırlamadığı sahte bir cennet-şehir'e gönderilir. Ayağının tozuyla iyi bir iş ve iyi bir eşe layık görülen bu adam büyük ve güzel bir eve de sahip olunca mutlu insanların hayatına adapte olmaya, böylesi bir yaşama ayak uydurmaya çalışır. Lakin bu çabası yeterli olmayacak yaşa(ma)dığı hayatta ve çevresindeki insanlarda samimi, gerçek ya da doğru olmayan şeyler hisseder. Kendisine sürekli gülücükler içinde neredeyse 'Merhaba'dan başka bir şey söylemeyen, öğle yemeğinde birbirleri arasına koydukları tasarım dergisi üzerinden sohbet etmeye çalışan, arkadaşlarının his veya davranışlarına kayıtsız kalan iş arkadaşları, Andreas’ın ilgisini aksi yönde çeken ilk belirtilerdir toplumun hastalığına dair. En kişisel hislerin(seks, aşk ya da öpüşmek) bile ezberlenmiş senaryolar üzerinden şık takım elbiseler ile oynandığı bu trajikomik hikâyede, Andreas kaçacak yer bulamaz. Rastlantı sonucu tanıştığı bir adamı takip ederek; onu geçmişe, eski tatlara, çocuklara, gerçek yaşama ve samimi duygulara geri götürebilecek bir delik keşfeder. Modernleşmenin büyük vaatlerinin gerçekleşmediğini gören Andreas için tek kaçış yolu, bu deliğin ve güzel kokuların kaynağını bulmak olur. Çoğunlukla mutlu insanların yaşadığı bu evrende mutlu olmak istemeyen, sorun yaratan insanların cezası ise oldukça acımasız olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'İyi senaryo+İyi yönetmenlik+İyi oyunculuk=Çok iyi bir film' diye başka bir formülasyon yapmak gerekirse 'Sorun Yaratan Adam' bu sıfatı fazlası ile hak ediyor. Norveçli yönetmen Jens Lien'in ikinci uzun metraj çalışması olmasına rağmen ilk yıllarının acemiliğine rastlanmıyor. Modernleşme ve beraberinde toplumda yarattığı yabancılaşma, bencilleşme, kayıtsızlık ve materyal temelli mutluluk arayışına yöneltilen sert eleştiriler, dolaylı ya da ince espriler yoluyla değil; oldukça absürd, çarpıcı ve direk bir anlatım diliyle gerçekleştirilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleme, gelişme ve teknoloji adına ‘gelenek’ denilen kültürün üzerinden hızla geçilerek gerilerde bırakıldığı modern çağda Andreas’nın buruk hikâyesi pek de yabancısı olmadığımız bir durum. Milyonlarca insan arasında kendini yalnız hisseden, içinde bulunduğu yapıya dışardan bakıp kafasını kaşıyan, sahte kent yaşamını terk edip vahşi doğaya dönmek isteyen insanlar yok değil. Fazla düşünmeden ve sorgulamadan yığınlar içerisinde mutlu yaşamak da diğer alternatif. Andreas ilk seçeneği tercih ediyor, lakin ait olduğuna inanılan, yapışık kaldığı bu toplum istese de peşini bırakmıyor, gitmesine izin vermiyor. Ceza olarak ise istemediği o toplumu mumla arattıracak yeni bir diyara gönderiliyor. Ortaya her ne kadar karamsar, umutsuz bir tablo çizse de filmin asıl gücü buradan kaynaklanıyor. Hedefe çok az kala gerçek mutluluktan edilen bir adamın durumu, hayatın gerçekliğine denk geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar gitmek, terk etmek istesek de gidememek, eleştirirken zamanla sistem tarafından absorbe edilerek eleştirilen tarafına geçmek çoğu insanın akıbeti oluyor. Mutluluğu doğru yerlerde aramak da böylesi bir akıbetin nedeni…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Mutlu olman bizim için önemli!&lt;br /&gt;-…?&lt;br /&gt;—Yeni bir bilgisayar ya da sandalye istersen söyle…&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-5376385908311551743?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/5376385908311551743/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=5376385908311551743' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/5376385908311551743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/5376385908311551743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/10/den-brysomme-mannensorun-yaratan-adam.html' title='DEN BRYSOMME MANNEN(SORUN YARATAN ADAM)'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SOpl57hUTwI/AAAAAAAAAD8/xc4IbiT7Jc8/s72-c/Den_brysomme_mannen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-5146697787885011199</id><published>2008-09-09T08:23:00.001-07:00</published><updated>2008-09-09T08:25:31.170-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hafiftan ağırdan kafa yaranlar'/><title type='text'>son istek.</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaVC9wxRAI/AAAAAAAAAD0/2UQ1-_OfD6E/s1600-h/Pop_Culture.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244042694290916354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaVC9wxRAI/AAAAAAAAAD0/2UQ1-_OfD6E/s320/Pop_Culture.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;altın tozuyla boyayın yüzümü&lt;/div&gt;&lt;div&gt;cansız manken diye anılsın adım ağızlarda&lt;/div&gt;&lt;div&gt;tabutum 4x4 de götürülsün&lt;/div&gt;&lt;div&gt;karacaahmet mezarlığına&lt;/div&gt;&lt;div&gt;ünlü playboy ve işadamları kılsın namazımı&lt;/div&gt;&lt;div&gt;mal varlığımdan tüm emekli,dul ve yetim mankenlere maaş bağlansın&lt;/div&gt;&lt;div&gt;anıtım dikilsin avmlerin önüne&lt;/div&gt;&lt;div&gt;her boy tabutta&lt;/div&gt;&lt;div&gt;manşet olsun resimlerim gazetelere&lt;/div&gt;&lt;div&gt;ben de popüler kültür çocuğu olmak istiyorum&lt;/div&gt;&lt;div&gt;sizler gibi yaşayamadım&lt;/div&gt;&lt;div&gt;bırakın sizler gibi öleyim&lt;/div&gt;&lt;div&gt;belki kaybettirilmiş onuruma&lt;/div&gt;&lt;div&gt;tekrar kavuşurum. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-5146697787885011199?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/5146697787885011199/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=5146697787885011199' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/5146697787885011199'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/5146697787885011199'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/son-istek.html' title='son istek.'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaVC9wxRAI/AAAAAAAAAD0/2UQ1-_OfD6E/s72-c/Pop_Culture.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-3848246187639428715</id><published>2008-09-09T08:14:00.000-07:00</published><updated>2008-09-09T08:20:58.110-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hafiftan ağırdan kafa yaranlar'/><title type='text'>karıncalar</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaT0hTEsII/AAAAAAAAADs/o8zN3pjr5s8/s1600-h/ciwciw_nazenim_karinca3wg.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244041346620371074" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaT0hTEsII/AAAAAAAAADs/o8zN3pjr5s8/s320/ciwciw_nazenim_karinca3wg.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;çikolata tuzagımla 50 karınca attım camdan bugün&lt;/div&gt;&lt;div&gt;sonra aglamadım&lt;/div&gt;&lt;div&gt;ama üzüldüm&lt;/div&gt;&lt;div&gt;bisküvi ezdim kalanlar için&lt;/div&gt;&lt;div&gt;yuvalarının önüne&lt;/div&gt;&lt;div&gt;karınları doysun diye&lt;/div&gt;&lt;div&gt;vicdanım rahat olsun diye&lt;/div&gt;&lt;div&gt;bekledim tüm gece&lt;/div&gt;&lt;div&gt;hiçbiri gelmedi bisküvileri yemeye&lt;/div&gt;&lt;div&gt;yanaştım yuvanın önüne&lt;/div&gt;&lt;div&gt;hepsi ölmüştü açlıktan&lt;/div&gt;&lt;div&gt;hiçbiri çıkmamıştı korkusuna yuvadan&lt;/div&gt;&lt;div&gt;ikinci bir çikolata tuzağı sanılmıştı&lt;/div&gt;&lt;div&gt;paylaştıgım bisküvilerim karıncalar tarafından &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-3848246187639428715?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/3848246187639428715/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=3848246187639428715' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/3848246187639428715'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/3848246187639428715'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/karncalar.html' title='karıncalar'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaT0hTEsII/AAAAAAAAADs/o8zN3pjr5s8/s72-c/ciwciw_nazenim_karinca3wg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-2068203382796668745</id><published>2008-09-09T08:11:00.000-07:00</published><updated>2008-09-09T08:14:31.878-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hafiftan ağırdan kafa yaranlar'/><title type='text'>ölüm tecrübesi.</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaShUR_W4I/AAAAAAAAADk/yfzcf90Q5ME/s1600-h/bienall.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244039917197024130" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaShUR_W4I/AAAAAAAAADk/yfzcf90Q5ME/s320/bienall.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Aşağıda yazılanların tekmili,yaşanmış gerçek olaylardır.Yazarın hayal gücü,bilinç altı ya da rüyaları gibi realiteye aykırı durumlarla ilgi ve alakası yoktur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Hallelujah nağmeleri eşliğinde bir cenaze törenine konuk oldum.Ardı sıra 6.Cadde'nin ismini hatırlayamadığım bir parçası diğer bir faniye,faniliğini hatırlatırcasına çaldı ve bitti.Duvarda yazılmış kısa açıklamayı okuduktan sonra,bilgisayar başında oturan bayanın yanına yaklaştım.Bayanın Yasenincenazeşarkınne? anlamına gelen bakışlarından sonra,tereddüt etmeden 'Let Down'diyebildim.Tabut görevini üstlenmiş,üstü beyaz,saten örtüyle kaplı dikdörtgen şekilli mekanizmaya uzanmadan önce geride sadece çantamı bıraktım.Sağ elimi sol elimin üstünde,göğüs altında kavuştururken göz kapaklarımı aşağı indirdim ve uzun,beyaz duvarlarda benim sayemde can lanan Let Down ezgileriyle kendi cenaze törenimi 'canlı yayın'da hissetmeyi,duymayı,yaşamayı denedim.Bir gün içinde en az iki defa uhrevi dünyadan ölüm sinyalleri alan ben,böylesine planlanmış bir cenaze töreninde beklenilen 'ceset modu' na giremedim.Bilakis tavandan sarkan spot lambalardan henüz zamanımın gelmediği,yaşımın çok az!!olduğu türünden envai çeşit iletiler aldım.(Çakralarım yalan söylemez.)298 saniye süren cansız beden taklidinden sonra mekanizmanın üstünden indim.Adımın ve cenaze parçamın yazılı olduğu kartı aldıktan sonra bienalin diğer bölümlerini gezmeye başladım.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Mekanizma üzerinde gözlerimi içimden dışıma tekrar açtığımda,sürekli tahayyül ettiğim ütopik öbür dünya yansımaları içine mi girmiştim?Yoksa adaletsiz dünya devleti 41. sezonuna mı girmişti?Yaklaşık 5 dakikalık cansız beden rolünün,hayatımın henüz yaşanmamış kısımlarını ütopik cennete dönüştüren sihirli değnek görevi ile kutsanması dileğiyle...Ölmeden önce İstanbul Modern e uğrayın... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-2068203382796668745?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/2068203382796668745/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=2068203382796668745' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/2068203382796668745'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/2068203382796668745'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/lm-tecrbesi.html' title='ölüm tecrübesi.'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaShUR_W4I/AAAAAAAAADk/yfzcf90Q5ME/s72-c/bienall.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-6167083902118210033</id><published>2008-09-06T18:17:00.000-07:00</published><updated>2008-09-09T08:08:23.586-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hafiftan ağırdan kafa yaranlar'/><title type='text'>DOSTOYEVSKI-Kumarbaz</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaRLtuUQzI/AAAAAAAAADc/tIA6vlAorQM/s1600-h/dost.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244038446557971250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaRLtuUQzI/AAAAAAAAADc/tIA6vlAorQM/s320/dost.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir,demişler evvel zaman önce.Kanımca bu yargının belini büken,bu lafı edenin türünün ta kendisi.Zaman diye nitelediğimiz şeyin geçip gittiği;beraberinde nice şeyi alıp götürdüğü,yerine cici veya kakalarını getirdiği genel geçer bi yargı olsa da insan dediğimiz akıllı hayvanların öylesi büyük değişimler geçirdiğini pek sanmıyorum.Tezimi savunmak için de kıyısından köşesinden insan doğası konusuna girmek farz oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konu üstüne yazılıp çizilen tonlarca materyal varken çorbaya benim de bir katkım olsun.Günümüze kadar süregelen nice çatışmaların,kutuplaşmaların,etiketlerin kaynağının basit mi basit bir sorudan çıktığını söylesem pek abartı olmaz.Soru kabaca şöyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu denilen türde kalıtsal ya da ortak bir karakteristikten söz edilebilir mi,yoksa her birey kendini bulunduğu çevrenin koşulları ve tecrübeleri içinden mi yaratır,bir nevi öz mü varoluşu;varoluş mu özü belirler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naçizane şahsımın fikrini sorsalar,ben kesin bi cevap veremem bu kutsi soruya.İlk fikre göre insan doğası aç gözlüdür,bencildir,cömerttir ya da vahşidir diye bir yargıya varmam gerekir.Diğer teze göre ise insan doğasında herhangi bir ortak özellikten bahsedemeyiz,her insan kendi özünü(kişiliğini,huyunu,cinsini vs)deneyimlerinden,bulunduğu çevrenin koşullarından yararlanarak oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca iki tez birbirini tamamlayıcı nitelikte.Kesin olarak o veya bu fikir doğrudur diye bir teze varmak çok zor.konuyu nereye bağlayacağım,biraz dağıldı gibi,ama durumu kısaca toplayacağım.Yaklaşık 150 yıl önce uzak diyarlarda büyük üstad Dostoyevski'nin kaleminden çıkma bir paragraf nedense beni yukarıda yazıya dökmüş olduğum düşüncelere sevketti.Üzerinden 150 de 1500 sene de geçse insanın,insan doğasının ortak duygularını,hayallerini,acılarını,tedirginliklerini daima hatırlatacak küçük bir paragraf.Birbirimizi uzak mekanlarda,uzak boyutlarda tanısak da o beni hep duymuş,hep duyacak gibi.Sanki birlikte aynı sözleri yazıyormuşuz gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'...evet,öyle zamanlarda insanı en garip,en olmayacak fikir kavrayıverir ve insan o fikrin hemen gerçekleşeceğine inanır...O kadarla da kalmaz:O fikir aklınıza geldiği zaman siz şiddetli,ihtiraslı bir arzu içinde iseniz artık o fikir,kesinlikle olacağı muhakkak,önüne geçilmez birşeydir ve kaderin ta ezelden beri zaruri kıldığı bir şey gibi görünür insanın gözüne...Kim bilir?Belki bu da,nasıl söyleyeyim?Bir takım peşin hislerin birbirleriyle karışmasından doğan bir durum,iradenin ciddi bir gayreti,insanın kendi hayali ile kendini zehirlemesidir.Bilmem;fakat o gece,hiç unutmayacağım o gece,benim için bir mucize oldu.Gerçi hesapla onu izah etmek pekala mümkün ama ben onu yine bir mucize diye karşılamaktan kendimi alamıyorum.Niçin ondan o kadar emindim?O emniyet,o kesinlik benim içime neden uzun zamandan beri yerleşmiş gibiydi?Tekrar ediyorum,ben onu çoktan beri bir ihtimal,hafif bir ihtimal diye değil,olması mukadder bir şey diye düşünüyordum.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(dostoyevski-kumarbaz)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-6167083902118210033?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/6167083902118210033/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=6167083902118210033' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/6167083902118210033'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/6167083902118210033'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/dostoyevski-kumarbaz.html' title='DOSTOYEVSKI-Kumarbaz'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SMaRLtuUQzI/AAAAAAAAADc/tIA6vlAorQM/s72-c/dost.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-8883809608067219476</id><published>2008-09-02T15:51:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T16:01:07.473-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><title type='text'>GRAVENHURST</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3EjVyorfI/AAAAAAAAADU/A9PhhadvNJg/s1600-h/IMG_0206.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241561652753116658" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3EjVyorfI/AAAAAAAAADU/A9PhhadvNJg/s320/IMG_0206.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#000066;"&gt;İngiltere’nin derin denizlerinden gelen naif dalgası Gravenhurst hassas kıyıları vurmaya geliyor,'Ben burdayım dinleyicim,siz nerdesiniz?' diyerekten...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne memleketlisi Pete Doherty gibi uyuşturucu ve aşk vakaları ile gündemin gediklisi, ne de diğer yaşıtları gibi brit-pop sevdalısı. İngiltere’den duymaya pek alışık olmadığımız bir sound'un en yeni temsilcilerinden. Müzik dünyasının gerilerinde de olsa kariyerine sağlam taşlara basarak devam eden Gravenhurst adeta hastalıklı ruhların kriz dönemi ilacı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1999 yılında vokalist ve gitarist Nick Talbot'un öncülüğünde Bristol'de kurulan grup,’Internal Travels’ adlı ilk albümlerini 2002 yılında çıkarmış, bunu takiben 2003 yılında ikinci meyveleri ‘Flashlight Seasons’ müzik raflarında yerini almış. İlk iki albüme hâkim olan folk havası,2005 yılında yayınlanan 'Fires in Distant Buildings' albümüyle kırılmaya başlanmış,2007'de çıkan 'Western Lands'le elektro-serpiştirilmiş, uzun bas sololarla bu geleneksel hava hissedilmez olmuştur. Az sözlü, uzun enstrümental ağırlıklı parçalarla gittikçe post-rock türüne yaklaşmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nick Talbot'un mükemmel söz yazarlığının her albümde artarak kanıtlandığı parçalar, basgitarın acıklı sound'ı ile hedeflediği hassas kalpleri tam ortasından vuruyor. İlk dakikalara hakim düşük tempolu Talbot yorumunun, daha sonra yerini elektronik öğelerle de bezenen bol gürültülü elektro-bas çiftine bırakarak soloya dönüştüğü parçalar özellikle Gravenhurst'ün nazar boncukluk çalışmaları. Yeni başlayanlar için birkaç kilit parça ismi vermekte yarar olacak.'Fires in Distant Buildings' albümünden uzun bas-gitar sololarıyla öne çıkan 'Songs from the under Arches' ile Western Lands albümünden samimi ve kaliteli sözleriyle ve tabi ki basgitar sound'ı ile kulakları hoş tutan 'Trust' yeni başlayanlar için iki kilit şarkı kanımca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gravenhurst'ün etkileyici parçalarına soundtrack albümlerinde de rastlamak mümkün.2004 yılında çekilen 'Dead Man's Shoes' ve 2007'de çekilen 'This is England' filmlerine naif parçaları ile eşlik etmişler,sahnelere ayrı bir kimlik kazandırmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gravenhurst, İngiltere’nin kaliteli basın organlarından da hakettiği ilgiyi görüyor. Sunday Times,Guardian,MusicWeek gibi yayımlar,Talbot'un gerek etkileyici ses ve yorumu gerekse de şarkı sözleri hakkında oldukça iyi yorumlar yapmışlar,Gravenhurst'ün kendine has bir alan yarattığı hakkında da hem fikir olmuşlar.Doğru söze ne gerek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-8883809608067219476?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/8883809608067219476/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=8883809608067219476' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/8883809608067219476'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/8883809608067219476'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/gravenhurst.html' title='GRAVENHURST'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3EjVyorfI/AAAAAAAAADU/A9PhhadvNJg/s72-c/IMG_0206.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-4713246810259768548</id><published>2008-09-02T15:44:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T15:49:58.190-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><title type='text'>CAT POWER</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3CIbHJBBI/AAAAAAAAAC8/CIRn6gFH_s8/s1600-h/untitled.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241558991301575698" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3CIbHJBBI/AAAAAAAAAC8/CIRn6gFH_s8/s320/untitled.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Arka planda çalan piyano eşliğinde melankolik şarkı sözleri, Chan Marshall'ın cazla buğulanmış sesi ile birleşip en sert kalplere bile erime garantisi veriyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cat Power,Chan Marshall'ın sahne ismi olarak oluşturulmuş,en kabasından indie\singer-songwriter sınıfına muhatap kılabileceğimiz ABD çıkışlı bir isim.Indie müzik dünyasının bol erkekli brit istilasına uğradığı son dönemlerde,Chan piyanosunun naif tuşlarıyla bir nevi 'Kadın Gücü'nü temsil ediyor.Köşeme çekilir,ekose gömleğim,yırtık blue-jeanimle müziğimi yaparım diyen Cat Power’ın sesini duyurması için çok da uğraşması gerekmiyor aslında.1995'te çıkardığı 'Dear Sir'albümüyle aktif olarak müzik yapmaya başlayan Cat Power,gerek parçalarına gerekse de kişisel tarzına hakim olan sadelikten ödün vermeyerek 7 albüm daha yayınlamıştır.Kendi yazdığı,bestelediği,çaldığı ve söylediği parçaların dışında 2000 yılında 'Covers Record' adında bir cover albümü çıkararak bundaki yeteneğini de kanıtlamış oldu.Lou Reed,Bob dylan gibi isimlerin parçalarını coverlayan Chan,ayrıca konserlerde,çeşitli canlı yayınlarda White Stripes,Oasis,Nina Simone gibi isimlerin de parçalarını Cat Power tozu serperek yeniden yorumlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2006 yılında yine kendi içine dönen Marshall,'The Greatest' albümünü yayınlamıştır. Albümün adı her ne kadar bir nevi 'Best Of 'çağrışımı yapsa da albümdeki parçaların hepsi yenidir ki bir parçasının ismi de 'The Greatest'tır.Cat Power'ın depresif şarkı sözleri,düşük tempolu sound'u yer yer hareket kazansa da çoğu parça bu yoğun havadan kurtulamaz.Tüm albümlerinde hissedilen melankolik dalga,dolayısıyla Cat Power'ı da,birçok konserinde şarkıları hatta konserleri yarım bırakmasıyla ünlü etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coverlardan uzak kalamayan sanatçı en son 2008 yılında 'Jukebox' adını alan ikinci bir cover albüm çıkarmıştır. Vazgeçilemeyen klasikler sanatçılar olarak Bob Dylan, Jessie Mae Hemphill'in parçaları albümde göze çarpan isimler olmuştur. Ayrıca sanatçının Bob Dylan sevgisi gözden kaçmamış olacak ki, Dylan için tribute albüm olarak hazırlanan 'I'm not There OST'sinde, 'Stuck Inside Of Mobile With The Memphis Blues Again' parçasını yeniden yorumlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatçının her parmağında bir marifet var desek abartmış olmayız. Şarkı sözü yazarlığı, onlarca cover yorumculuğu derken en son beyaz perdede de Chan Marshall’ın güzel yüzüne rastladık. Uzak Doğulu yönetmen Wong-Kar-Wai'nin 'My Bluberry Nights'ında Jude Law'un unutulamayan aşkını canlandıran Marshall, her ne kadar kısa bir süre görünse de, arka planda &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;çalan 'The Greatest' parçası ile bu görüntüler birleşince film izleyicileri için damakta hoş bir tat &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;bırakıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3CXc2Mb9I/AAAAAAAAADE/FoSB_kGxpqQ/s1600-h/cat%2Bpower.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241559249465405394" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3CXc2Mb9I/AAAAAAAAADE/FoSB_kGxpqQ/s320/cat%2Bpower.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3C3I4F4EI/AAAAAAAAADM/u_E4I27AiOA/s1600-h/cat-power-400a042607.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241559793860468802" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3C3I4F4EI/AAAAAAAAADM/u_E4I27AiOA/s320/cat-power-400a042607.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-4713246810259768548?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/4713246810259768548/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=4713246810259768548' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4713246810259768548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4713246810259768548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/cat-power.html' title='CAT POWER'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3CIbHJBBI/AAAAAAAAAC8/CIRn6gFH_s8/s72-c/untitled.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-7065736110338175814</id><published>2008-09-02T15:35:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T15:43:36.801-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><title type='text'>GOD IS AN ASTRONAUT</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3BPmNwrpI/AAAAAAAAAC0/xuWuyrEa7-0/s1600-h/les+chansons+d%27amour.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241558015029587602" style="WIDTH: 344px; CURSOR: hand; HEIGHT: 179px" height="179" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3BPmNwrpI/AAAAAAAAAC0/xuWuyrEa7-0/s320/les+chansons+d%27amour.JPG" width="631" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;'Tanrı bir astronottur' deyip parçaların isimlerinden başka yazılı materyale rastlanmayan albümleri, dinleyicinin de dinleyici olmayanın da kafasını allak bullak edip öylece bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda, Dublin çıkışlı grubun, post-rock janrının en güzel köşelerinden birinde durduğunu desek abartmış olmayız.2002 yılında Torsten-Niels Kinsella kardeşler ve çocukluk arkadaşları Lloyd Hanney tarafından kurulan grup,6 yıllık müzik kariyerine,'The End of the Begining' ile başlamış,'All is Violent,All is Bright'(2005),'A Moment of Stillness'(2006) ve 'Far from Refuge'(2007) ile devam etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamamen enstrümental, sözsüz parçalar grubun en göze çarpan özelliği. Her ne kadar adları sıkça Explosions in the Sky ile Mogwai arasında bir yerlerde anılsa da, kendine özgü sample'ları bu yüzeysel benzerliği kısa zamanda siliyor. Grubun adından da az çok anlaşılacağı gibi parçaların isimlerinde de uzay, boşluk, sonsuzluk, mekânsızlık vurgusu çok fazla. Dinleyiciyi de kısa zamanda kendi yarattığı bu evrene sürüklemeyi başarıyor. Kişinin iç dünyasıyla birleştirdiği bu yeni dalga ise tadından yenmeyecek bir hale geliyor. Sözlerin olmaması ise dinleyiciyi, parçanın kişiselleştirilmesi bakımından çok elverişli bir konuma sokuyor. İstediğiniz yöne çekebileceğiniz; aşk, sevgi, ölüm, hayaller ya da bin bir çeşit ruh haliyle bezeyebileceğiniz bu parçalar mp3'lerin ve melankolik gecelerin vazgeçilmezi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlandalı grup, parçalarındaki söz eksikliğini gerek konserlerinde gerekse de müzik kanallarında döndürdükleri video ve kliplerle kapatıyor. Parçalarında, her ne kadar yaşanılan dünyadan uzaklarda hikâyeler anlatsalar da kliplerindeki savaş ve nükleer bomba temaları, grubu insanlık dramının ortasına geri döndürüyor. Eski-yeni çeşitli video görüntülerinin yamasıyla oluşturulmuş klipler,God is an Astronaut'un kendine has bas-gitar-davul üçlemesiyle enfes bir uyuma ulaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılında ülkemize de teşrif etmiş grubun, yorucu şehir hayatından az da olsun kurtularak kanatsız, göklerde süzülebilmek umuduyla bizleri tekrar ziyarete gelmesini bekliyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-7065736110338175814?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/7065736110338175814/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=7065736110338175814' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7065736110338175814'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7065736110338175814'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/god-is-astronaut.html' title='GOD IS AN ASTRONAUT'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL3BPmNwrpI/AAAAAAAAAC0/xuWuyrEa7-0/s72-c/les+chansons+d%27amour.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-4818134820314094984</id><published>2008-09-02T15:01:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T15:35:31.018-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>CANNES,CANNES,CANNES-2008</title><content type='html'>&lt;span style="color:#663366;"&gt;Dünyanın sayılı film festivallerinden birine ev sahipliği yapan Fransa'nın güney sahil kenti Cannes, dünyanın önde gelen yönetmenlerini, oyuncularını, sinemaya gönül vermiş nice kişileri 14–25 Mayıs tarihleri arasında,61.kez ağırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etrafı gazeteci ordusu ile çevrili kırmızı halı yine birbirinden güzel,başarılı sanatçılara mekan oldu;dünya basınının objektifleri yaklaşık 12 gün boyunca Cannes Film Festivali'ne yöneldi.Şehir nüfusunun 3 katı fazlalılığında sinemasever Cannes seçkilerini görmek için bu güzel sahil mekanına aktı.Dünyaca ünlü yönetmenlerin en yeni çalışmaları Cannes galalarıyla izleyiciye merhaba dedi.Gerek festivale katılan sanatçıların sinema alanındaki çalışmaları gerekse de özel hayatları dünya basınının yakından takip ettiği konular oldu.Tabi ki en çok merak edilen yine festival bitiminde 61. Palme D'or(Altın Palmiye)'un hangi yönetmenin elinde olacağı idi.Kısaca Cannes hakkında yazılan,çizilen,çekilen materyal oldukça fazlaydı.Yıllardır kalitesinden ödün vermeyen,bu saygın sinema şöleninin gelin kısa bir turuna çıkalım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film festivalleri her ne kadar, kısa sürede izleyiciyle buluşturduğu uluslararası film seçkileriyle, dünyanın en iyi sinema emektarlarını seçtiği ödül töreniyle anılsa da, afişlere verilen önem de şüphesiz büyüktür. Hatta çoğu festival belli zamanlarda geçmişten günümüze afiş sergisi açmaktadır. Bu yıl ki Cannes afişi ise David Lynch'in çektiği, Pierre Collier'in Cannes için adapte ettiği, gözleri siyah şeritle bağlı Marilyn Monroevari bir bayan fotoğrafı idi. Lynch'in objektifinden çıkma, kimliğinin belirlenmesi istenmeyen bu sarışın bayan ne gibi çağrışımlar yapmıştır,sizin hislerinize kalmış…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festivalin en çok ilgi çeken kısımlarından birisi şüphe götürmez yarışma bölümünün jüri üyeleri oldu. ABD’li ünlü aktör ve yönetmen Sean Penn'in başkanlığında dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen aktör, yönetmen ve aktristin yer aldığı 9 kişilik jüri ekibi,22 film arasından en iyileri seçmek için 12 gün boyunca bir aradaydılar. Yine Yahudi asıllı, ABD’li genç oyuncu Natalie Portman'ın jüri ekibi içerisinde olması dikkatleri çeken bir noktaydı. Özellikle festival boyunca Penn ve Portman'ın yakınlığı adeta baba-kız ilişkisi gibiydi. Jürinin diğer önemli ismi ise İran'lı,Persepolis kitabının yazarı ve aynı adlı filmin yönetmeni Marjan Satrapi oldu.Kısa zamanda dünyaca üne kavuşan bu filmle,2007 yılında Altın Palmiye için yarışan yönetmen Altın Palmiye'yi alamasa da Jüri Ödülü'nü kazanmıştı.2008 Cannes Yarışma bölümü için de jüriliğe hak kazanan diğer bir isim oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın Palmiye için yarışan 22 film adeta dünya puzzle'ı gibiydi. Belçikalı Jean-Pierre-Luc Dardenne kardeşler, Alman yönetmen Wim Wenders, ABD’li Clint Eastwood, Ermeni asıllı Kanadalı yönetmen Atom Egoyan, yine ABD'li Steven Soderbergh gibi Cannes Festivali'nin havasına alışmış yönetmenler dışında; İtalya’dan Matteo Garrone,Filipinler'den Brillante Mendoza,Fransız Laurent Cantet gibi festival tozunu ilk kez yutacaklar;bir de yine İtalya'dan Paolo Sorrentino,Brezilyalı Fernando Meirelles,ve Nuri Bilge Ceylan gibi son birkaç yıldır festival programına alınan yönetmenler 12 günlük maraton boyunca Altın Palmiye için yarıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın Palmiye için yarışacak filmler dışında 'Un Certain Regard'(Bir Bakış) adlı diğer bir bölüm de mevcuttu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden 4 dalda yarışacak filmler, geçtiğimiz yıl 'Yaşamın Kıyısında' filmi ile En İyi Senaryo dalında ödül kazanan Fatih Akın başkanlığında toplanan 4 kişilik jürinin seçimine sunuldu. Her zamanki muhalif tavırlarıyla bilinen Fatih Akın, gerek kameralara 'Barış' işareti yapan parmaklarıyla, gerekse de Che hakkında sorulan sorulara verdiği cevaplarla bu duruşunu festival süresince de devam ettirdi. Özellikle son birkaç yıldır Türk yönetmenlerin uluslararası festivallerde kazandığı ödüller, Türk Sineması olarak bir akımın somutlaştırılması bakımından da çok önemliydi. Bu yönetmenlerden biri olan Fatih Akın'ın da böylesi kaliteli bir festivale Jüri başkanı olarak seçilmesi de Türk sinemaseverler açısından da sevindirici bir haber oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festivalin ağır topları şüphesiz fazlaydı. Atom Egoyan,Clint Eastwood,Wim Wenders gibi sinemacılar nerdeyse katıldıkları festivalden eli boş dönmeyenlerdendi.İnsan ilişkileri üzerine temellenen dramlar ve siyasi temalara öncelik veren eleştirel yapımlar Yarışma bölümünün genel çizgisiydi.Söylentilere göre Sean Penn'in başkanlığındaki jüri üyeleri seçimlerinde siyasal sinemaya öncelik vereceklerdi;ve geçmiş yıllarda ödül alan yönetmenler de jürinin objektifinden kaçırılmayacaktı.Festivalde Altın Palmiye için yarışan İtalyan filmleri mafya ve politikaya dönük konuları itibariyle festivalin önemli siyasi yapımlarıydı.Soderberg'in Che'si başlıbaşına dünyaya malolmuş bir sosyalist devrimcinin hayat hikayesi etrafında şekillenmişti.Festivalin en tazelerinden Lauren Cauntet'nin 'The Class'ı küçük bir ilköğretim sınıfını merkeze alarak Fransa'nın sosyal,siyasi panaromasını çeken bir yapım olarak eleştirmenlerin de gözdesiydi.Usta yönetmen Wim Wenders her ne kadar eskisi kadar iyi film çekemediği konusunda eleştirilse de Düsseldorf'tan Palermo'ya yolculuğa çıkan yalnız bir fotoğrafçının öyküsü bir Wenders yapımı olarak ön plandaydı.Geçtiğimiz iki yılda da Cannes'dan eli boş dönmeyen Nuri Bilge Ceylan,gerçekleri duymak,görmek ve konuşmak istemeyip ayakta kalmaya çalışan bir ailenin dramını,diğer filmlerinde konuşturduğu iyi fotoğrafçılık yönüyle olağanüstü görsel ve duygusal yoğunlukla anlatmaya çalıştığı filmi Üç Maymun'la ödül alması beklenen yönetmenler arasındaydı.1987'den beri Altın Palmiye yüzü görmeyen Fransız yönetmenler ise şeytanın bacağını bu yıl kırmayı bekliyorlardı.Yine de böylesi bir sürprizi kim,ne kadar olası görüyordu,bu da tartışılır bir durumdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 Mayıs gecesi Cannes Festivali,12 gündür yarışan filmlere ödüllerini vermek üzere Türkiye saati ile 19.30 da başlayan canlı yayın ödül töreni ile son gecesini yaşadı. Dünyaca ünlü sinema oyuncuları ve yönetmenler kameraların sürekli objektifleri altındaydı. Yaklaşık 2 saat süren ödül töreninden ellerinde ödülleri, yüzleri mutlu ayrılan isimler çok da şaşırtmayan isimler oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En İyi Kadın Aktris ödülü Brezilya'dan Walter Salles ile Daniela Thomas'ın ortak yönetmenliğini yaptığı,Sao Paolo sokaklarında 4 erkek kardeşin ilişkilerine odaklanan yapımı 'Linha De Passe'in başrol bayan oyuncusu Sandra Corveloni'ye gitti.Ancak oyuncu hamilelik döneminde olduğu için törene katılamadı ve ödülü onun yerine filmin yönetmeni Daniela Thomas aldı. Özellikle Brezilya sinemasının uluslararası platformda yerinin sağlamlaşması açısından bayan oyuncunun aldığı ödül son derece umut verici oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soderberg'in Che filminde Che'nin şahsını canlandıran Benicio Del Toro'nun En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alması pek de sürpriz olmayan, bir ödül oldu. Ödül Töreni süresince en coşkulu alkışlanan ödül sahibi olarak da kenara not ettiğimiz Del Toro, filmindeki performansı itibariyle ’Bir oyuncu bir role bu kadar mı yakışır?’ denilebilecek bir tepki yaratması bakımından, jürinin adaletli bir kararı olarak sayıldı. Kapanış töreni öncesi kırmızı halıda Emir Kusturica, Maradona, Fatih Akın ve Madonna ile Che hakkında yapılan kısa söyleşiler, Che sevgisinin ne Latin Amerika ne de sosyalizm ile sınırlı olmadığını göstermişti. Ödülünü Fransız oyuncu Valerie Lemercier’nin elinden alan Del Toro’ya, konuklardan gelen abartılı alkışın Che Guevera’nın anısına borçlu olduğunu söylemek abartılı olmayacktı.Ve yine beklenen gibi ödül sanatçı tarafından Che’nin anısına adandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En İyi Senaryo Ödülünü, geçen yıl aynı ödülü kazanan Fatih Akın’ın elinden, Belçikalı Dardenne kardeşler aldı.’Lorna’nın Sessizliği’ adlı Arnavutluk göçmeni genç bir kız ile erkek arkadaşının Belçika vatandaşı olmak uğruna girdiği tehlikeleri anlatan film, Sean Penn başkanlığındaki jüri tarafından en iyi senaryo ödülüne layık görüldü.1995 yılında ‘Rosetta’ ve 2005 yılında ‘L’enfant’ ile Altın Palmiye ödülünü evlerine götürmüş kardeşler,festivalin kadim sanatçılarındandı ve aldıkları ödül de çok şaşırtıcı olmadı.Ödül alma esnasında Fatih Akın tarafından sunulması beklenen kazanan kişinin adının yazılı olduğu kağıdın bulunamaması da kısa sürelik krize yol açtı.Başlangıçta Oscarvari küçük bir şov olarak algılansa da ortada gerçek bir sorun vardı ve Penn’in dikkatsizliğinden kaynaklanmıştı.Jüri başkanının festival ödül töreni süresince ruh hali hakkında yazının sonunda bahsedeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En İyi Yönetmen ödülü ise Üç Maymun filmiyle Nuri Bilge Ceylan’ın oldu.Sean Penn’in istesizce ve düzgün telaffuz edemediği o isim,soğukkanlı bir şekilde ödülünü ünlü aktrist Faye Dunaway’in elinden almak üzere sahneye çıktı.2003 yılında ‘Uzak’ filmiyle Büyük Ödül,2006 yılında ‘İklimler’ ile F.I.P.R.E.S.C.I. ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan,’Dünyanın en iyi Yönetmeni’ sıfatını da Cannes referansı ile isminin başına ekledi. Kapanış töreni öncesi törene katılması istenen Ceylan ve ‘Üç Maymun’ ekibi ödül geleceğini anlamış. Her ne kadar en iyi yönetmen ödülü Türk sinema eleştirmenlerince ve filmin oyuncuları tarafından da beklenen bir ödül olsa da, Ceylan son ana kadar karamsarlığını korumuş ve bu ödül sürpriz olmuş. Ceylan’ın 2008 Cannes töreniyle hatırlanacağı diğer bir olay ise yönetmenin ödül alma esnasında söylediği sözler oldu.’Bu ödülü benim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum…’ diyen yönetmen izleyenlerin yüzlerinde de hafif buruk ama onurlu bir gülümseme yarattı. Yönetmenin niyeti bilinmese de, ülkesini kötüleyerek Nobel ödülünü aldığı söylenilen Orhan Pamuk’a karşı bir Nuri Bilge Ceylan cephesinin de hafiften oluştuğu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jüri Ödülü, İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun geçmiş dönemlerde İtalya’nın Başbakanlığını yapmış, merkez Hristiyan Demokrat partisi üyesi Giulio Andreotti’nin hayatına hem politik hem sosyal bir açıdan bakan filmi ‘Il Divo’ ya layık görüldü.Sean Penn’in siyasal sinemaya öncelik verip vermeyeceği tartışmaları ise hafiften son bulur gibi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Penn’in bu tutumunu bir kez daha doğrulayan diğer ödül ise yine İtalya’dan festivale ilk kez katılan Natteo Garrone’ye verildi. Güney İtalya’nın buram buram mafya kokan şehirlerini ve mafya ilişkisini odak noktasına aldığı film Büyük Ödül’ün sahibi oldu. Yönetmenin Roman Polanski’nin elinden aldığı ödül sonrası, sadece ‘Mersi’diyerek az ve öz yaptığı konuşması konukları hafiften şoka uğrattı.7 dalda verilen Yarışma bölümünden 2 ödülle evlerine dönen İtalyan sinemacılar, bir nevi hem politik sinemanın gücünü hem de İtalyan sinemasının gelecekte daha da iyi-leşmesi umudunun simgesi oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve en büyük ödül-Altın Palmiye-nin Fransız yönetmen Laurent Cantet’ye gitmesi belki de böylesi bir festivale sahip olan Fransızların 21 yıldır hayal kırıklığına uğradığı karanlık bir dönem sonunda güneşin yeniden doğması gibiydi. Festivale ilk kez katılan yönetmenin‘The Class’ını izleyen eleştirmen ve seyirciler,filmin mesajı ve gücünden ne kadar emin olsalar da Cannes’dan hafif hayalkırıklığıyla uğrayarak evlerine dönmeye alışmış Fransız yönetmenler açısından sonuç çok da beklenen bir durum değildi.Yönetmenin,tamamı amatör ilköğretim öğrencileri ile çektiği bu film,Fransa’nın kompleks sosyal ve siyasi yapısını küçük bir sınıfa indirgeyerek yansıtmaya çalıştığı film,jüri tarafından Altın Palmiye’ye layık görüldü.Her ne kadar Altın Palmiye için büyük olasılıklarla beklenilen bir film olmasa da sinema eleştirmenlerine göre de jüri tarafından verilen adaletli bir karardı.Nerdeyse her ödülde jürinin kararı,şart olarak olmasa bile tercih sebebi olarak görülen siyasi meselelere ucundan yakından dokunan filmlerden yana oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sean Penn’in ödül töreni süresince takındığı ‘bitse de gitsek’ ya da ‘eve uyumaya gidecektim de yolu şaşırmışım’ misali dikkatsiz, baygın tavırlara bir anlam bulamadım. Yanında oturan Natalie ile kulaktan kulağa fısıldaşmaları dağınık saçları, ilginç telaffuz yöntemleri Sean Penn’in yönetmen koltuğuyla da sağlamlaştırdığı karizmasını, Cannes’ın bu büyük töreninde jüri başkanı olarak hissettiremediğini söylemek abes olmayacaktır. Bir ara En iyi Senaryo Ödülü’nü açıklamayı unutan Penn sahneye ödülü vermek için gelen Fatih Akın’ın uyarısıyla ayılmış, lakin tören devamında da bu uykulu halini sürdürmüştür.Yine de sunucunun da tabiriyle bugüne dek gördüğümüz en renkli,en şeker Cannes jüri grubu desek abartı da olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Yarışma bölümünü dâhil edersek Cannes Festivali’ne katılma şansını elde etmiş 22 filmi izlemek için biz Türkiyeli seyirciler az biraz beklicez. Büyük ihtimalle Film Ekimi ve gelecek yıl İstanbul Film Festivali’ne kadar uzatılabilecek bir gösterim süresine sahip olacak bu filmler hakkında hiçbirini izleyemediğim için birinci ağızdan yorum yapamadım, dolayısıyla herhangi bir eleştiriye de tabi tutamadım. Üstat ve eleştirmenlerin beğeni ve yorumlarına, gazete makale ve haberlerine, katılan yönetmenlerin Cannes geçmişlerine bağlı kalarak, bir de Cannes Ödül Töreni’ni izleyerek naçizane fikirlerimi ve yorumlarımı aktarmaya çalıştım. Nice Canneslara, nice başarılı Türk yönetmen ve oyuncuları nice nice ödüllerle görmek umudu ile esen kalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-4818134820314094984?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/4818134820314094984/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=4818134820314094984' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4818134820314094984'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4818134820314094984'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/cannescannescannes-2008.html' title='CANNES,CANNES,CANNES-2008'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-4893949660290958761</id><published>2008-09-02T14:51:00.000-07:00</published><updated>2008-09-03T08:13:03.136-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>I'M NOT THERE</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL220lwiqAI/AAAAAAAAACk/bPtIL4ZlCtQ/s1600-h/I-M-NOT-THERE.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241546555934287874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL220lwiqAI/AAAAAAAAACk/bPtIL4ZlCtQ/s320/I-M-NOT-THERE.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Efsane haline gelmiş müzik adamları hakkında yapılan Hollywood endüstrisi imzalı yapımlar arasında 'I'm not There' en sükseli mekanından izleyiciye göz kırpıyor.Geçtiğimiz birkaç sene içerisinde Johnny Cash,Leonard Cohen,Elvis Presley,Joe Strummer(The Clash),Ian Curtis(Joy Division) gibi dillere destan frontmen ve müzik tarihinin kilometre taşları isimleri üzerine yapılan belgesel niteliğindeki biyografik yapımlar şüphesiz bu türe ilgiyi artırdı.Bu örneklerin ardından sürprizden çok beklenen bir yapım olan Bob Dylan biyografisi,İstanbul Film Festivalinin'de en iddialı parçalarından biri oldu.Türdeşlerinden farklı olarak Bob Dylan'ın 6 farklı isim altında,6 farklı karakterde nefes aldığı filmde,olağan öykü akışından daha çok birer performansa rastlıyoruz.Elvis gibi büyük bir şarkıcı olmayı düşleyen küçük Woody (Marcus Carl Franklin),60'ların ünlü folk şarkıcısı Jack Rollins(Christian Bale),iyi yazılmış bir romandan düşmüşçesine kafaları ağrıtan cümleler sarfeden Arthur Rimbaud(Ben Whishaw),iyi bir aile babası ve eş olamayan ünlü aktör Robbie Clark(Heath Ledger),kaçak ve asi Billy the Kid(Richard Gere) ile çevresi ve hayranları tarafından anlaşılamayan adam June Quenn(Cate Blanchett).Gözünde siyah gözlükleri,ağzından düşmeyen sigarası ile Cate Blanchett'in Bob Dylan performansı filmi izlemek için başlı başına bir neden teşkil edebilir.Bunun yanında gerek diğer Bob Dylan yorumları gerekse yardımcı oyuncuların performansları emeğinin hakkını fazlaca vermiş durumda.Her ne kadar hikayeler arasında sert geçişler olsa da Vietnam Savaşı'nın ağır havası,zencilere yapılan ayrımcı politikalar ve tabi ki Bob Dylan parçaları tüm hikayelere parça parça serpiştirilerek hava yumuşatılmış,aralarında ortak bir ilişki kurulmaya çalışılmış;ortaya tadından yenmeyecek özgün bir yapıt çıkarılmış.Durum böyle olunca bizlere de böyle yapımları başımızın üstüne koymak düşmüş.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL23AiJ76OI/AAAAAAAAACs/ZpD2FDhh7gw/s1600-h/I%27m%2520not%2520there-blog.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241546761125488866" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL23AiJ76OI/AAAAAAAAACs/ZpD2FDhh7gw/s320/I%27m%2520not%2520there-blog.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL23AiJ76OI/AAAAAAAAACs/ZpD2FDhh7gw/s1600-h/I%27m%2520not%2520there-blog.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-4893949660290958761?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/4893949660290958761/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=4893949660290958761' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4893949660290958761'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/4893949660290958761'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/im-not-there.html' title='I&apos;M NOT THERE'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL220lwiqAI/AAAAAAAAACk/bPtIL4ZlCtQ/s72-c/I-M-NOT-THERE.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-2938069212112158130</id><published>2008-09-02T14:46:00.000-07:00</published><updated>2008-09-03T08:17:17.348-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>FUNNY GAMES</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL205omnalI/AAAAAAAAACc/6lnd2EnGddY/s1600-h/funny_games01.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241544443574053458" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL205omnalI/AAAAAAAAACc/6lnd2EnGddY/s320/funny_games01.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Avusturyalı yönetmen Micheal Haneke'yi bu yıl İstanbul Film Festivali'nde ilk kez ingilizce olarak çektiği bir film ile izledik.Televizyonlardan bir nevi show gibi izlenmeye alışılagelen 'şiddet'in, usta yönetmenin ellerinde yoğurulup,sofralarımızda sinema tarihinin en irite edici filmlerinden biri olarak vuku bulduğu 'Funny Games' kolay tüketilemeyecek filmlerden.Yönetmenin 1997 yılında Avrupalı oyuncular ile Almanca olarak çektiği filme ,ABD'li oyuncular tarafından hiçbir çekim tekniği ya da senaryo değiştirilmeden ABD topraklarında yeniden hayat verilmiş.Naomi Watts(21 Gram,Eastern Promises),Tim Roth(Reservuar Dogs), Micheal Pitt(The Dreamers)'in başrolleri paylaştığı film, yeni tanıştıkları komşuları tarafından akıl almaz işkence ve tacize uğrayan bir aileyi konu edinirken,izleyiciyi tahmin edemeyeceği bir gerilimin içine sokuyor.Orjinal Avrupalı yapımı izleyenler,büyünün bozulmaması için ikinci Amerikalı yapımı izlemekten kaçınsalar da yeni filmin özgünlüğü(yeni toprakların havası olsa gerek)bu tezi çürütüyor.Micheal Pitt ve Tim Roth'un baby face-psycho diyalektiğinden yarattıkları karakterler yer yer nefes alış-verişinizi zor kılarken çoğunlukla şu soruları sordurtuyor:Tüm bunlar bir yönetmenin kurgusundan mı ibaret ya da günlük hayatlarımızda bir nevi oyun paketi içinde sunulan şiddetin sıradanlaşması mı?Funny Games,izleyiciyi ne büyük bütçelerle çekilen görsel sahnelerle,ne de kanın su gibi harcandığı,kesilen kol ve bacakların balon misali havalarda uçuştuğu sahnelerle 'germeye'çalışıyor.Arka planda müziğin bile karneyle kullanıldığı,oldukça sade ve saf anlatımıyla öne çıkan film doğrusu Hollywood gerilim sinemasına aynı topraklardan gerilim dersleri veriyor.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-2938069212112158130?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/2938069212112158130/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=2938069212112158130' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/2938069212112158130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/2938069212112158130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/funny-games.html' title='FUNNY GAMES'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL205omnalI/AAAAAAAAACc/6lnd2EnGddY/s72-c/funny_games01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-92106772187456271</id><published>2008-09-02T14:30:00.000-07:00</published><updated>2008-09-03T08:17:46.377-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>TRANSYLVANIA</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2w7s5F25I/AAAAAAAAABI/QRNS_wnk2DA/s1600-h/transylvaniazk6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241540081038515090" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2w7s5F25I/AAAAAAAAABI/QRNS_wnk2DA/s320/transylvaniazk6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Hayaller yalnızca geçici haz aracı değil; geleceğe daha umutlu gözlerle bakmayı sağlayan birer gözlük işlevi de görürler. Önümüze koyduğumuz hedefe doğru ilerleme yolunda, kişinin kendine ve hayatına kattığı anlam da zenginleşir. O yolda büyür, gelişir, savaşırsınız. Yaşama zevki denilen o kavram da sizinle bütünleşir. Şüphesiz hayallerin insan fiziği ve ruhuna kattığı anlam, nice ilacın etki boyutunu aşar nitelikte. Lakin küçük bir sorunumuz var, hayallerin miktarına ilişkin. Fazla büyük kurulan hayallerin de her ilaç gibi yan etkisi var, hatta ölüme varabilecek kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zingarina(Asia Argento)'na da hayallerinin peşine düşüp, karnındaki bebeğinin babası çingene müzisyen Milan'ı bulmak için Güney Fransa'dan çamurlu uzak topraklara-Transylvania’ya gelir.‘Aşk’ için bilmediği yollara düşmüş, tek amacı Milan'ı bulmak olan Zingarina hedefine ulaşır, lakin kendisini sevdiğine inandığı adamı bulamaz. Bundan sonra mutlu sonla bitirdiği hayallerinin çok uzağında, yıkılan büyük umutların enkazı altında sıkışıp nefes almaya çalışacaktır. Kendisine eşlik eden yakın arkadaşı Marie'yi ve Fransa'daki hayatını gerilerde bırakıp, küçük bir çingene kızın peşine takılarak Transylvania topraklarında yeni bir hayata başlar.Zingarina'nın bu yolculuğunda ona eşlik edecek isim ise sokaklarda yaşayan,altın tüccarı Tchangalo(Birol Üner) olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cezayir asıllı Fransız yönetmen Tony Gatlif,1997 yılında çektiği ‘Godjo Dilo’da da buna benzer bir hikâye anlatsa da Fransa'dan tanımadığı bir çingene şarkıcı kızı bulabilmek umudu ile bilmediği topraklara gelen Stephane'ın yolculuğu, Zingarina kadar yoğun ve duygulu değildir. Filmin başından itibaren Zingarina'nın gerek Milan gerek bebeği hakkında içinde bulunduğu gerginliği hissetmek mümkün. Bağımsız, hafif kaçık ruhuna karşılık, bir anne ya da bir sevgili olarak hassaslığı gözden kaçmıyor. Karnına keçeli kalemle çizdiği bebek resmi ise bu ruh halinin en güzel yansıtılmış sahnelerinden biriydi. Sevgisine inanarak yollara düştüğü adamın gerçek yüzünü öğrendikten sonra ise yaşadıkları içler acısı. Avucunun içine çizdiği kocaman göz ile kem gözlerden, kötülüklerden korunduğunu sansa da falcı kadının da söylediği gibi her şey umduğu gibi gitmiyor. Belki onu hayatta tutan tek şeyin de artık ‘yok’ olduğuna inanmak zorunda olması Zingarina'yı var oluş felsefesine sürüklüyor. En muğlâk kavramlardan ‘Mutluluk’da Zingarina'nın sorgu büyüteci altında incelenmeye başlıyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2xDj9S5CI/AAAAAAAAABQ/K6UHLF9A7fQ/s1600-h/asia_wideweb__470x327,0.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241540216079180834" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2xDj9S5CI/AAAAAAAAABQ/K6UHLF9A7fQ/s320/asia_wideweb__470x327,0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2xDj9S5CI/AAAAAAAAABQ/K6UHLF9A7fQ/s1600-h/asia_wideweb__470x327,0.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;‘Mutlu insanlar gibi olmak istiyorum!!!’diye yakınan istenmeyen kadın, eski hayatına geri dönecek gücü kendinde de bulamıyor. Milan’sız bir yaşamın niteliği artık çok da umurunda değildir, Fransa da ya da Transylvania sokaklarında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Her son, yeni bir başlangıçtır.' deyip karamsar kalplere biraz iyimserlik tozu serperek Zingarina'nın yolculuğuna devam edelim. Birol Üner,‘Duvara Karşı’,‘Hırsız Polis’ filmlerinde olduğu gibi yine ayyaş, dolandırıcı bir tiplemede. Modern toplumun reddettiği birçok kalıbın üzerine cuk diye oturduğu oyuncu bu filmde de bunu bir kez daha kanıtlıyor. Zingarina’nın 'Aşk'ı bulma amacı ile geldiği topraklarda, Tchangalo’da altın peşindedir. Çingene köylülerden değerli eşyaları satın alıp bir nevi altın tüccarlığı yapmaktadır. Yolları tesadüfî şekilde kesişen iki bağımsız ruh arasında ciddi bir aşk vakası ya da duygusal olayın var olduğunu, en azından yolculuğun başlarında söylemek erken olur. Daha çok mecburiyetten(özellikle hamile olan Zingarina açısından)bir birliktelik görüyoruz. Zamanla Zingarina'nın karnı büyüdükçe aralarındaki ilişki de daha samimi, daha gerçekçi bir bağlılığa dönecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda derin yasta olan hamile bir kadının yoğun duyguları sahnelenirken, Tchangalo’nun trajik-komik diyalogları ve tabiî ki saf-çingene müziği, bu buhranlı atmosferi yumuşatıyor. Her ne kadar ilk planda fazlaca kişiselleştirilmiş bir kadının kalp acıları odak noktasında olsa da, konu dağıtılmadan gerek çingenelerin kabul edilemez derecedeki zor ekonomik ve yaşam koşulları gerekse de kilise ve din adamlarının güvenilirliği ve içtenliğinin sorgulanabilirliği konusu seyircinin ilgisine dikkat çekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıya Zingarina'nın büyük hayalleri ve suya düşen hayalleri hakkında giriş yapmıştım. Zingarina bu hayallerin gerçekleşmeme ihtimalini göz ardı ederek onları büyüttü ve doğal olarak yıkıcı dalgaya direnemedi. Lakin bu hataya Tchangalo düşmüyor. Bu ironik farkın sahnelenişi kanımca filmin en güzel yerlerinden birisiydi. Gereksiz spoiler lardan kaçınırsak:&lt;br /&gt;‘Beklentilerini küçük tut, mutlu sonlar mutlu kılsın, şaşırtsın seni; hayal kırıklığına uğratıp süründürmesin Zingarina gibi...'gibisinden bir tema ile karşılaşıyoruz. Vardır ya büyük filmlerin küçücük çıkış cümleleri... Fazla yabancısı olmadığımız bu cümleyi de bize en güzel anlatanlardan ve hatırlatanlardan da biri Tony Gatlif desek yalan olmaz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2xHyCR02I/AAAAAAAAABY/PknZP6chnJ0/s1600-h/transylvania.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241540288577655650" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2xHyCR02I/AAAAAAAAABY/PknZP6chnJ0/s320/transylvania.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-92106772187456271?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/92106772187456271/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=92106772187456271' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/92106772187456271'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/92106772187456271'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/transylvania.html' title='TRANSYLVANIA'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2w7s5F25I/AAAAAAAAABI/QRNS_wnk2DA/s72-c/transylvaniazk6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-7528835784232305902</id><published>2008-09-02T14:19:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T14:29:29.259-07:00</updated><title type='text'>DOLLS</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2veNQ9wVI/AAAAAAAAAA4/PWd9sPnLej8/s1600-h/dolls-1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241538474820878674" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2veNQ9wVI/AAAAAAAAAA4/PWd9sPnLej8/s320/dolls-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;22.İstanbul Film Festivali kapsamında ülkemizde gösterilen, Japon yönetmen Takeshi Kitano'nun 2002 yapımı filmi 'Dolls'u,batı sinemasına doymuş,farklı tatlar peşinde koşan izleyiciler için alternatif olabilir.Kitano'nun, kökleri 17.yüzyıla uzanan geleneksel Japon 'Bunraku Tiyatrosu' nun kukla bebeklerinden esinlenerek yarattığı karakterler, iç içe geçmiş üç farklı aşk hikayesinde hayat buluyor. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Yaklaşık 5 dakika süren kukla tiyatrosu ile açılış tamamlandıktan sonra sahnedeki bebekler kuklacı tarafından gerçek dünyaya indiriliyor.Filmin ilk hikayesi,ailesinin baskısı altında,şirket başkanının kızı ile mantık evliliği yapmak üzere iken ,eski sevgilisinin intihar haberini duyunca, herşeyi yüzüstü bırakıp geri dönen bir adam ile bilincini kaybeden ve kim için hayatına son vermek istediğini dahi hatırlamayan sevgilisi üzerine kurulu.Kızın otel odasında izlediği ve konuşmaya çalıştığı küçük melek heykelleri ,bilincini kaybederek bir nevi günahlarından arınmış melek konumuna ulaşmış kendi durumuna pek uygun düşmüş.Ayrıca,adamın farkında olmadan arabasıyla ezip geçtiği kelebek de bir nevi yine farkında olmayan zarar verdiği sevgilisi gibi.Hareketlerini kontrol edemeyen sevgilisini belinden, kırmızı bir urganla kendi beline bağlayıp Japonya'nın birbirinden güzel mekanlarında boy gösteren adamın pişmanlık,özür ve yine de umut dolu acı yürüyüşünün, filmin bu ilk hikayesine metaforik bir anlam yüklemekteki başarısı ise yine takdire şayan diğer bir durum. Birbirlerine sıkıca bağ!lı genç çiftin bu sabırlı yürüyüşü devam ederken, psikolojik olarak yorulan izleyici, yolculuğuna başka bir nevi aşk hikayesiyle devam ediyor.Fabrikada çalışırken aşık olduğu adam,yaşam koşulları yüzünden kasabayı terketmek zorunda kalmıştır,ancak umut dolu kadını, sevgisine inandığı adamı yıllar boyu beklemeye koyulur.Samuray patronu olan adam uzun yıllar sonra geçmişte unuttuğu biri olduğunu hatırlar ve eski buluştukları yere gider.İlk hikayeye hakim olan genç mutsuz aşıklar,ikinci hikayede yerini bir nevi ilkbaharını yaşayamayan, ikinci bahar umudu ile saplantılı bir ilişki içindeki yaşlı çifte bırakıyor.Hikaye devam ederken ilk hikayenin kahramanları da hafiften olaya katılarak hikayeler arasında ilişki kurulmaya çalışılmış.Bunu takiben filmin,ünlü ve güzel bir popstar ile kendisine deli divane platonik aşkla bağlı bir trafik memurunu konu edinen üçüncü halkası ekleniyor;böylece eş zamanlı üç sıkıntılı aşk vakasına tanıklık ediyoruz .İlk iki halkaya hakim ,bağlılık ve umut temaları son bölümde de etkisini fazlaca hissettiriyor ,hatta platonik aşığın verebileceğinin en iyisini 'sevgi' için feda ettiğini görüyoruz. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2vo40rghI/AAAAAAAAABA/5f1vVUkeLhQ/s1600-h/Dolls-full.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241538658312094226" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2vo40rghI/AAAAAAAAABA/5f1vVUkeLhQ/s320/Dolls-full.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Bağlılık,aşk,umut,fedakarlık gibi olguları üç paralel hikaye ile harmanlamaya çalışan Kitano,bundaki başarısını geleneksel ve modern Japonya'nın naif sentezinde de kanıtlıyor.Gerek az konuşmalı yapısı,gerek bol tablovari sahneleri,gerekse de eklektik yapısı itibari ile izleyiciyi hem görsel hem duyusal hem de sanatsal açından tatmin eden film, Marquez'in de atfedildiği 'büyülü gerçekçilik' akımının sinema versiyonunu hatırlatıyor.Buram buram melankoli kokan 'Dolls' arada bir sonu hakkında umut vaadetse de melankoli-mutsuz son ikilisi yine şaşırtmıyor.Özellikle bilincini kaybeden kız ve sevgilisinin huzur ve afiyete kavuşmasını beklerken diğer hikayelerin kötü sonla bitmesi dereyi erken görmenize neden olabilir.Aragon'un 'Mutlu aşk yoktur.' dizesi gözlerinizin ününde canlanırsa şaşırmayın. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Filmin rahatsız edebilecek bir yönü 114 dakika gibi çok da kısa olmayan bir süre zarfında temponun kimi sahnelerde fazla ağır aksak ilerlemesi olabilir.Lakin filme hakim olan o ağır hüzün havasını, avantaja dönüşen yavaş tempo sayesinde izleyicinin de sindire sindire soluması sağlanmış.Uzak Doğu sinemasının izleyicide inanılmaz derecede duygu yoğunluğu yaratmadaki başarısı havasından mıdır bilinmez ancak,bunda yönetmenin çok büyük rolü olduğu yadsınamaz bir gerçek.Klişeleşmiş konusu itibariyle izlenmeden önce hafif bir önyargı yaratma ihtimali olsa da yönetmen koltuğundaki Kitano, 'iyi yönetmen,basit bir senaryodan bile etkileyici bir eser yaratandır' tezini fazlası ile doğruluyor.Kitano'nun bu filmle Venedik Film Festivali'nde de 'Altın Aslan' için yarıştığını da söylemekte fayda var. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Üç hikayede de ayrılan,kırılan ya da birleşemeyen kalpler,kader kurbanından çok,modern toplumların daha iyi hayat arayışları neticesinde feda ettiklerinin bir kurbanı durumunda.Başarı,para ya da şöhret uğruna geriye itilmiş ya da unutulmuş küçük sevgiler.Giriş ve gelişme bölümlerinin izleyiciyi büyülü bir gerçekçilik dünyasına soktuğu yaklaşık 2 saatlik süreç,sonuç itibariyle de izleyicinin bir süre oturduğu yerden kalkmasına mani oluyor ,modern zamanlarda aşk yok mudur,zor mudur? diye aklımızı ve kalbimizi yoklarken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-7528835784232305902?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/7528835784232305902/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=7528835784232305902' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7528835784232305902'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/7528835784232305902'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/dolls.html' title='DOLLS'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2veNQ9wVI/AAAAAAAAAA4/PWd9sPnLej8/s72-c/dolls-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-9181079335149668252</id><published>2008-09-02T14:11:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T14:18:02.495-07:00</updated><title type='text'>THE MATCH FACTORY GIRL(Tulitikkutehtaan tyttö\1990)</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2s2XGNeGI/AAAAAAAAAAo/5gKu40VWOxA/s1600-h/The-Match-Factory-Girl_000.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241535591242102882" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2s2XGNeGI/AAAAAAAAAAo/5gKu40VWOxA/s320/The-Match-Factory-Girl_000.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;  Danimarkalı Hans Christian Andersen yaklaşık 150 yıl önce Kibritçi Kız hikayesini yazarken gelecekte nice çocuğun kalbini parçalayacağını,dolaylı da olsa 19.yy kapitalizminin nice çocuğun zehirli oklarına hedef olacağını tahmin etmiş miydi bilinmez.Hayaller içinde donarak ölen küçük kibritçi kızın dramı,mutlu sonlarla bitmesi alışılagelen masallar alemi içinde küçük bir istisna da olsa bu onun zihinlerde daha derin yerlerde mekan bulmasını sağlamış,neredeyse her yetişkinin geçmişte yaşadığı-küçük de olsa- 'Kibritçi Kız' sendromu sık rastlanılan bir durum olmuştur.Bu hikayeden fazlaca etkilenen bir isim Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki ,masalın orjinal versiyonundaki noel gecesi karlı bir sokakta kibrit satan küçük kızın dramını,kibrit fabrikasında çalışarak hayatını kazanmaya çalışan genç Iris'in hikayesi ile 1990 yılında beyaz perdeye uyarlamıştır. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;  Oldukça anlayışsız ve acımasız anne ve babası ile yaşayan Iris gününü akıllara zarar bir kibrit fabrikasında çalışarak geçiriyordur.Çileli fabrika hayatının stresini biraz olsun atabilmek hem de onu bu dramdan kurtarabilecek zengin bir eş bulma umudu ile geceleri kulüplere gitmeye başlar.Başlangıçta erkeklerin dikkatini çekemese de bir gece şansı döner ve ruhsuz hayatına anlam verebilecek,onu refah bir yaşama kavuşturabilecek erkeği ile tanışır.Kısa zamanda çok iş başarsalar da Iris'in hayallerindeki ideal çift örneği yavaş yavaş 'gerçek' ile silinmeye başlar.Iris'in tek gecelik ilişki peşinde koşan yakışıklı sevgilisinden alacağı intikam ise Iris'i,masaldaki küçük kız imajından çok daha güçlü,çok daha feminist bir kalıba sokacaktır.&lt;br /&gt;Masalın kaba modern bir versiyonu olarak nitelendirebileceğimiz film,70 dakika gibi tipik bir filme göre kısa sayılabilecek süreye sahip olmasına karşılık,etkisi boyundan oldukça büyük.Mesajlar adreslerine tam ulaşmış mı bilinmez ama film,genç bir kız üzerinden hem kadın-erkek ilişkileri,hem ebeveyn-çocuk ilişkileri,hem de insan-üretim araçları ilişkisi üzerine ayna tutarak, modern hayatların görülmek istenmeyen kısmını,izleyicinin çıplak,dolaysız,az ve öz biçimde görmesini sağlıyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;   Iris'in kibrit fabrikasındaki 'çalışma'sahneleri en soğukkanlı insanların bile hafiften ruhunu daraltacak türden.Statik bir gürültü içerisinde zaman geçtikçe Iris ve kibrit makineleri arasındaki o kalın çizgi flulaşmaya başlıyor,hangisinin gerçek makine olduğunu anlamak zorlaşıyor. Gündüzleri insana yakışır faaliyetlerden uzak olan Iris,fabrikada kaybettiği sıcaklığı ve ruhu akşamları ailesi ile bulmaya çalışsa da burada da hayal kırıklığına uğruyor.Oldukça kötü bir evde yaşayan çekirdek aile,kızlarından çok,geçinmek için kızlarının fabrikadan aldığı haftalıklarına bağlılar.Ebeveyn ve çocuk arasındaki korumacı,paylaşımcı ruh Iris'in evinde bencilce bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür.Ne evde,ne işte aradığı mutluluğu bulamayan Iris'e ise tek seçenek kalmıştır:yakışıklı ve zengin,beyaz arabalı bir prens bulmak.Kısa zamanda hayaline kavuşuyor Iris,ancak tanıştıkları ilk gece adamın evine gidip beraber olmaları,Iris'in adama gerçek bir aşkla bağlı olup olmadığı konusunda kafada soru işaretleri yaratıyor.İlişkilerinde belki daha çok karşılıklı bir alış-veriş havasından söz etmek mümkün,lakin yine bu alışverişten Iris memnun kalmıyor,mutluluk yeniden parmaklarının arasından kayıp gidiyor.Iris ve adamın ilişkisi modern yaşamlar üzerinde ayakta kalmaya çalışan temeli hamurdan taştan bir ev gibi,ve dolayısıyla zamana direnemiyor ve Iris'in üzerine yıkılıyor.80 li yılların 'BanuAlkanGünerÜmitvari' ilişkisine de hafiften göz kırpan film,sonu itibari ile tamamen özgün bir yapıt teşkil ediyor.Pre-modern toplumların ikinci sınıf vatandaşı 'kadın',artık eve ekmek getiren,kendi inisiyatifi ile erkeklerle ilişiki kuran Iris kalıbına giriyor;ev işleri ve çocuklarla sınırlı 'temizlik' anlayışını,acı çekmesine neden olan her türlü parazitin 'temizlenmesi'ile genişletiyor,extra-feminist bakış açısıyla.Iris temizliğin sonucunu da kabul ediyor;ve bir anda suç ve ahlak sorgu masasına yatırılıyor.,suçluyu ve masumu ayırmak neredeyse imkansızlaşıyor. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;  18 yıl önce çekilen 'The Match Factory Girl'ün hikayesi,isim ve cinsiyet değiştirerek binlerce hayatta vücut bulan bir hikaye.Sosyal hayatların,aile ilişkilerinin ve duygusal ilişkilerin başına sıkça konulan tekdüze,ruhsuz,kalıplaşmış,bencil gibi sıfatlar gerek Amerikan,gerek Avrupa sinemasında gerekse de Uzak Doğu sinemasında sıkça işlenen yaftalardan.İskandinav sineması olarak da ayırabileceğimiz bu müziksiz,oldukça donuk ve soğukkanlı işlenen tema;kibritçi işçi kızın hikayesinde de çok başarılı olduğu gözlenleniyor.Bu başarıya İskandinav halkının tipik bembeyaz tenleri,donuk mavi bakışlarının da çok doğal bir katkısı olduğu söylenebilir. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;  Vakt-i zamanında Berlin film Festivali,Finlandiya'nın ulusal Jussi Festivali gibi organizasyonlardan 6 farklı ödül kazanan film,25. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde de 25 yılın altın filmleri bölümü altında gösterildi ve bulunduğu bölümü de hakeden yapımlardan birisiydi.Kibritçi Kız hikayesinin bu modern versiyonu traji-komik yapısı itibariyle hatırlanacak nadir masallardan biri olacaktır;her masal biraz gerçektir,her masal mutlu sonla bitmez diye diye kulaklarımızda sallanırken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2s8vNHslI/AAAAAAAAAAw/tV3X_Y70JCo/s1600-h/match_factory_girl.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241535700792750674" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2s8vNHslI/AAAAAAAAAAw/tV3X_Y70JCo/s320/match_factory_girl.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-9181079335149668252?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/9181079335149668252/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=9181079335149668252' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/9181079335149668252'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/9181079335149668252'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/match-factory-girltulitikkutehtaan.html' title='THE MATCH FACTORY GIRL(Tulitikkutehtaan tyttö\1990)'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2s2XGNeGI/AAAAAAAAAAo/5gKu40VWOxA/s72-c/The-Match-Factory-Girl_000.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-465533265919161536.post-1195408859708271948</id><published>2008-09-02T13:59:00.000-07:00</published><updated>2008-09-02T15:50:18.280-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><title type='text'>THIS IS ENGLAND!</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2qrbeqtMI/AAAAAAAAAAQ/f9wXwyDQs0g/s1600-h/THIS-IS-ENGLAND.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241533204416607426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2qrbeqtMI/AAAAAAAAAAQ/f9wXwyDQs0g/s320/THIS-IS-ENGLAND.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#330033;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;26. Uluslararası İstanbul Film Festivali sayesinde vizyon yollarını gözlemeden izleme şansı yakaladığımız ,İngiliz yönetmen Shane Meadows'un kendi hayatından esinlenerek yazıp yönettiği filmi 'This Is England', 1980'lerin aşure tadında,Thatcher İngiltere'sine pembe gözlükleri çıkarıp,çıplak gözlerle bakabilen, politik sinemanın en iyi örneklerinden birisi. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Falkland savaşında babasını kaybeden 12 yaşındaki Shaun(Thomas Torgoose) duygusal,yalnız bir çocuktur.Okul dönüşünde tanıştığı dazlak grubunun lideri Woody(Joseph Gilgun) ile kısa zamanda yakınlaşır ve kendisi de bu gruba dahil olur.Başkalarına karşı zararlı hareketlerde bulunmayan,içinde Jamaikalı zenci Milky(Andrew Shim)'ye de yer veren dazlak grup,günlerini ince eğlencelerle geçirirler ta ki hapisten yeni çıkan radikal 'orijinal dazlak' Combo(Stephen Graham) ile karşılaşana dek ... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;This is England ile hemen hemen aynı dönemleri işleyen bir diğer İngiliz filmi Billy Elliot idi.Babasının Thatcher- neo-liberalizmine karşı sendikal mücadele verdiği karmaşa içerisinde, 'kurtuluş'u dansta bulan Billy'den farklı olarak, Shaun şehit!düşmüş babasının bir nevi intikamını almak,içindeki üzüntüyü açığa vurmak gayesi ile zenofobik(yabancı düşmanı),milliyetçi bir kimliğe bürünmeyi tercih eder.Thatcher'a sövgü dolu duvar yazıları,Pakistanlı dükkan sahibine fiili ve sözlü taciz;Ben Sherman gömlekli,Doktor Martinez demirli botlu,pantolon askılı dazlak Shaun un karıştığı olaylardan birkaçı...1992 doğumlu genç oyuncu Thomas Torgoose' un ilk sinema filmi olduğunu tahmin etmek kolay değil.Kendine has sarışın-kızıl havası,hafif tombul vücudu,küçük burnu,masum gözleri,hem dramatik hem komik rollerde oyuncunun başarı defterine artı puan yazdırıyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2rI3EYa0I/AAAAAAAAAAY/0sZJ_HXzWJU/s1600-h/thisisengland2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241533710038756162" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2rI3EYa0I/AAAAAAAAAAY/0sZJ_HXzWJU/s320/thisisengland2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Artık üzerinde batan bir güneşin olduğu eski imparatorluk İngiltere'nin ekonomik kriz,savaş,işsizlik gibi dikenli sorunlarla cebelleştiği 80'lerde, bunların sorumlusu tutulan Pakistan,Hindistan göçmenlerine ve dolaylı da olsa zencilere karşı alınan tutum ve davranışların temsilcisi olarak seçilen Combo karakteri Stephen Graham tarafından hakkı verilmiş bir rol.Dost kabul ettiği Milky'ye filmin sonlarına doğru aldığı bireysel tutum ise ırkçılığın acı ve acımasız yüzünü bir kez daha gözler önüne seriyor.Shaun tarafından denize fırlatılan ,mavi kan üstünlüğü ile beslenen bayrak belki onu mücadelesinde yalnız bırakıyor;lakin bu yolu daha dostça ,daha ahlaki araçlarla sürdürmesini sağlayacak yeni bir seçenek sunuyor. Filmin eleştirel ve siyasi mesajları bir yana çoğu genç oyuncunun ilk sinema filmi olmasına rağmen takdire şayan başarısı,dönem kıyafetleri,diyaloglar(özellikle Smell ve Shaun'un flört muhabbetleri), Shaun un annesini oynayan Cynth(Jo Hartley)'in ingiliz aksanlı ingilizcesi, görmeye ve duymaya değer filmin sadece birkaç parçası.Dönem filmlerinin şüphesiz bir diğer güzelliği soundtrack albümlerinde saklı.Tainted Love'dan Come on Eileen gibi çok sayıda coverlanmış klasik parçaların yanında,günümüzün naif grubu Gravenhurst'ün parçalarına da yer verilmiş olan albüm 80'lerin punk,skinhead,thatcher,savaş,zenofobi kaynayan birleşik krallık atmosferine cuk diye oturmuş.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#663366;"&gt;Ülkemizde IF festivalinde gösterdiği gişe başarısını maalesef vizyon gişelerinde gösteremeyen This is England doğrusu çok daha büyük bir ilgi hakediyor.Kalitesini İngiliz Bağımsız Film Festivalinde'En İyi Film' ve 'Gelecek Vaat Eden En İyi Yönetmen' dallarında aldığı iki ödül ve Roma Festivalinde 'Jüri Özel Ödülü' ile kanıtlayan film umarım arşivinizde de ön sıralarda bir yer edinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2rQoHTBkI/AAAAAAAAAAg/wnADZZpQ_cI/s1600-h/this%2520is%2520england_preview.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241533843463407170" style="WIDTH: 332px; CURSOR: hand; HEIGHT: 258px" height="260" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2rQoHTBkI/AAAAAAAAAAg/wnADZZpQ_cI/s320/this%2520is%2520england_preview.jpg" width="675" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/465533265919161536-1195408859708271948?l=cinemuguet.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cinemuguet.blogspot.com/feeds/1195408859708271948/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=465533265919161536&amp;postID=1195408859708271948' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/1195408859708271948'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/465533265919161536/posts/default/1195408859708271948'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cinemuguet.blogspot.com/2008/09/this-is-england.html' title='THIS IS ENGLAND!'/><author><name>Müge Dudu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14751190636729059748</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://2.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/TI_w5IZw0BI/AAAAAAAAALI/fSQFe8pjbEg/S220/5740_106953213077_653733077_1992331_709487_n.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Iay4vkFFLXM/SL2qrbeqtMI/AAAAAAAAAAQ/f9wXwyDQs0g/s72-c/THIS-IS-ENGLAND.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
